BİYOLOJİYE GİRİŞ:
CANLILARIN SINIFLANDIRILMASI :
CANLILARIN ORTAK ÖZELLİKLERİ :
- HÜCRE
-
ADAPTASYON
-METABOLİZMA
-ŞEKİL
-DNA VE ENZİMLER
-ÜREME
-HÜCRE BÖLÜNMESİ
-SOLUNUM
Beslenme Türüne Göre Canlılar:
Ototrof Canlılarda Enerji Elde Edimi :
Sistematik Sınıflandırılması :
Canlıları tanımlama, adlandırma ve benzer
özelliklere göre gruplandırmadır. İki çeşlt sınıflandırma vardır.
1-Ampirik sınıflandırma
2-Filogenetik (Doğal ) sınıflandırma
Ampirik
sınıflandırma M.Ö. 350 yılında Aristo
tarafından yapılmıştır. Çok yüzeysel bir sınıflandırma olduğu için bugün
kullanılmamaktadır. Aristo, bitkileri ot, çalı, ağaç, hayvanları ise suda,
karada ve havada yaşayanlar olarak sınıflandırmıştır.
1-Ampirik Sınıflandırma
2-Filogenetik (Doğal) Sınıflandırma:
Bugün kullanılan
sınıflandırma filogenetik (doğal) sınıflandırmadır. Bu sınıflandırmada
canlılar, anatomik, biyokimyasal, kalıtsal ve evrimsel özelliklerine göre
gruplandırılır. Burada esas olan, canlılar arasındaki akrabalık derecelerinin
tayin edilmesidir. Filogenetik sınıflandırmada çeşitli konular ele alınır.
Bunlar evrim, homolog organlar ve protein benzerliğidir.
Evrim:
Evrim, canlıların
uzun bir zaman içinde basitten karmaşığa doğru gelişmeleridir. Canlıların
akrabalıklarını tayin ederek ortak özelliklerine göre gruplandırılmalarında,
onların basit veya karmaşık yapıda olmaları önemlidir.
Homolog Organlar:
Orijinleri (temel
yapıları) aynı, görevleri farklı olan organlardır. Canlıların homolog
organlarının çokluğuna bakılarak akrabalık dereceleri tayin edilebilir
Analog Organlar: Orjinleri (temel yapıları) farklı,
görevleri aynı olan organlardır.
Protein
Benzerliği : Akrabalık derecesi ne kadar yakınsa proteinleri o kadar benzerdir.
Kan Proteinleri
Enjeksiyon
KAN KAN
Antijen +
antikor = Aglutinasyon
(çöken) (çöktüren) (çökme)
X antijeni = Buna karşı antikor oluşmaz, çünkü aynı
antijen B’de de var
Y antijeni + Y antikoru = çökme (+)
Z antijeni + Z antikoru = çökme (+)
T antijeni + T antikoru = çökme (+)
Sınıflandırma Birimleri:
ALEM FİLUM (ŞUBE) SINIF TAKIM FAMİLYA CİNS TÜR
Sınıflandırmanın
en küçük birimi olan tür tanımı, ilk defa John Ray tarafından ortaya
atılmıştır. Tür, birbirleri ile çiftleşebilen ve verimli, yani kısır olmayan
döller verebilen ve yapı bakımından ortak bir kökenden gelen bireyler
topluluğudur. Örneğin, at ve eşek birer tür iken, bunların çiftleşmesi sonucu
ortaya çıkan katır bir tür sayılmaz. Çünkü katır kısırdır. Linne, her bir türe,
bir cins ve bir tanımlayıcı addan oluşan Latince birer ad vermiştir. Bu
adlandırmaya binomial adlandırma (ikili adlandırma) denir. Bu adlandırmada cins
adı büyük harfle, tanımlayıcı ad ise küçük harfle yazılır. Bu her iki ad
birlikte tür adını belirler. Sınıflandırma birimlerinin en büyük birimden en
küçük birime doğru sıralanması şekildeki gibidir.
Sınıflandırma
Basamakları:
Prokaryot Hücreliler (Monera Alemi):
Bu gruptaki canlıların hepsi tek
hücrelidir. Bu hücrelerde çekirdek yoktur. Ayrıca mitokondri, kloroplast, golgi
v.b.zarlı organeller de bulunmaz. Prokaryot hücreler, iki alt grupta incelenir:
1-Mavi -Yeşil Algler :
-
Genellikle
koloniler halinde yaşarlar.
-
Fikosiyanin
maddesinden dolayı mavi, klorofilden dolayı da yeşil görünürler.
-
Oksijenli
solunumla enerji üretirler.
-
Fotosentezle
organik besin üretirler.
-
Elektron
taşıma sistemi ve fotosentez enzimleri, mavi-yeşil alglerin sitoplazmasında
bulunur. (Mezozom)
2-Bakteriler:
Tüm bakteriler prokaryot hücrelerdir. Bu
yüzden zarlı organelleri bulunmaz. Bakteriler konusu 6 alt başlıkta incelenebilir.
-
Bakterilerin
Yapısı
-
Bakterilerde
Endospor
-
Bakterilerin
Üremesi
-
Bakterilerin
Gruplandırılması
-
Sterilizasyon
-
Bağışıklık
Bakterilerin Yapısı:
Bakterilerin sitoplazmaları içinde DNA,
RNA, ribozomlar, glikojen, protein ve yağ tanecikleri ile glikoliz enzimleri
gibi metabolizma enzimleri bulunur.
DNA'larının etrafında protein tabakası ve
çekirdek zarı yoktur. Bu yüzden DNA araştırmalarında bakteriler kullanılır.
Bakterilerde Endospor :
Bazı
bakterilerde kuraklık, aşırı sıcak ve besinsiz kalma gibi uygun olmayan
ortamlarda endospor oluşur. Kötü ortam şartlarında bakteri ölür ancak ,
endospor etkilenmez. Uygun ortam şartları yeniden oluştuğunda endospor,
açılarak bakteriyi tekrar oluşturur. Endospor oluşturma, bir üreme şekli değil,
korunma şeklidir.
Bakterilerin
Üremesi:
Bakteriler iki çeşit üreme gösterirler:
-
Eşeyslz
Üreme
-
Eşeyli
Üreme
Eşeysiz Üreme:
Bakterilerin
eşeysiz üremesinde mitoz bölünmedeki tipik olaylar gözlenmez fakat, sonuçları
mitoz bölünme ile aynıdır. DNA'sını eşlemiş olan bakteri hücresi ikiye bölünür.
Oluşan hücrelerdeki kalıtsal bilgi birbirinin aynısıdır.
Eşeyli Üreme:
Bazı
bakterilerin kalıtım maddesinin hepsi veya bir kısmı diğer bir bakteriye
aktarılır. Böylece eşeyli üremenin evrimsel özelliği olan yeni kalıtsal
varyasyonlar ortaya çıkar. Yani başlangıçtaki bakteriler ile, sonuçta oluşan
bakterilerin kalıtsal özellikleri farklıdır. Bakterilerin birbirleri ile kavuşma
yaparak üremelerine konjugasyonla eşeyli üreme denir.
Gen aktarımı aynı
tür bakteriler arasında olur.
Yuvarlak Zorunlu oksijen kullanan (aerob)
bakteriler
Diplokok Zorunlu oksijen kullanmayan (anaerop)
bakteriler
Streptokok Gram (-)
Gram (+) Seçimli (fakültatif) bakteriler
Stafilokok Gram (-)
Çubuk (basil)
Virgül (vibrio)
Spiral
(sipirilum)
Fotosentez yapanlar Parazit bakteriler Maya bakterileri
Sterilizasyon:
Sterilizasyon,
bir ortamın bakteri gibi mikroorganizmalardan temizlenmesi demektir. Bunun
için, steril yapılacak malzemenin özelliğine göre asit, alkol, antibiyotik gibi
maddeler ile yüksek sıcaklık sağlayan fırınlar kullanılabilir.
Kaynayan bir suda
bulunan enjektör gibi aletlerin üzerindeki bakteriler ölür. Ancak endosporlu
bakterilerin endosporları, etkisiz hale getirilemez. Endosporları da etkisiz
hale getirmek için bakterileri 15
atmosfer basınç altında, 115 santigrat
derece'de, en az 15 dakika bekletmek
gerekir. Düşük sıcaklıktaki ortamlarda bakteriler ölmez. sadece üremeleri
durur.
Bağışıklık (İmmunite) :
İnsanlar ve diğer canlılar, kendi
vücutlarına giren, yabancı maddeleri tanımak ve onları yok etmek amacıyla
donatılmış koruyucu (immun) bir sisteme sahiptirler. İnsanın vücut yüzeyini
örten derinin görevi.vücudu dış ortamdaki zararlılardan korumaktadır. Sindirim
yoluyla vücuda bakteri giremez ancak sindirim enzimleri bakteri endosporuna
etki edemez.
Aşı:
Vücuda, öldürülmüş veya etkinliği
azaltılmış bakteri ve virüslerin verilmesidir. Lenfositler, üreme yeteneği
olmayan bu mikropları tanıyarak onlara karşı antikor üretme yeteneği
kazanırlar. Böylece vücut aktif bağışıklık kazanmış olur.
Serum:
Hastalığa yakalanmış kimseye hazır
antikor verilmesidir. Serum ile vücut pasif bağışıklık kazanır. Aşı, sağlam
insana yapılırken, serum hastalık anında uygulanır.
Virüsler:
Virüsler, kalıtım materyali ve bu kalıtım
materyalini örten bir protein tabakadan oluşur. Virüs kalıtım maddesine
genom denir. Virüs genomu, tek bir DNA veya RNA ipliğidir. Bazı virüslerde
virüsün hücre içine girmesini sağlayan delici enzimler de bulunabilir. Virüsler
hem canlı, hem de cansız sayılırlar. Bir virüsün üremesi için canlı bir hücreye
girmesi şarttır. Çünkü virüslerde sitoplazma ve sitoplazma içinde bulunan
organeller yoktur.
Canlı hücrenin zarını eriterek hücre
içine giren virüs, girdiği hücrenin enzimlerini yöneterek o hücrenin DNA'sını
nükleotidlerine parçalar. Daha sonra kendi DNA'sını eşler. Replikasyon
sırasında girdiği hücrenin nükleotidlerini kullanır. Virüs, hayvan hücresi
içine girdiğinde, hücre, interferon denilen bir madde salgılar. Bu madde
hücrenin virüse karşı bağışıklık kazanmasını sağlar. Çocuk felci, kızamık,
kuduz, çiçek, uçuk, aids, nezle, ebola, kabakulak gibi hastalıkların sebebi virüslerdir.
Bu günkü bilime göre:bir varlık;doğrudan veya dolaylı oarak enerji harcıyarak yaşıyorsa canlıdır, bunu dişindakiler; geçiş ve cansız kabul edilir.
Ökaryot Hücreliler:
Ökaryot hücreli canlılar, hücrelerinde
zarlı organelleri bulunan canlılardır. Ökaryot hücreli canlıları 4 grup altında İnceleyebiliriz :
1-Protista
2-Mantarlar
3-Bitkiler
4-Hayvanlar
1-Protista:
Bu grupta, sınıflandırılmasında bazı
güçlükleri olan, çoğu tek hücreli canlılar bulunur. Sınıflandırılmaları açık ve
net olmadığından bitki ve hayvanlardan ayrı gruplandırılırlar. Protistler
genellikle suda yaşarlar. Protistaya dahil edilen canlılar şunlardır:
a-Kökayaklılar ve Kamçılılar
b-Silliler, Sporlular, Su Yosunları ve
Cıvık mantarlar
a-Kökayaklılar ve Kamçılılar
(Flagellata):
Kök ayaklılar (Rhizopoda) ( Kök
ayaklılar (Rhızopoda): Bunlar pseudopod denilen yalancı ayakları ile
hareket ederler. Tatlı sularda yaşadıkları için hücre dışı sindirim yapamazlar.
Bu yüzden çevrelerindeki besinleri fagositozla aldıktan sonra hücre içi
sindirimle parçalarlar. Bunların en tanınmış örneği amiptir. ve kamçılılar
protistaya dahil olan canlılardır. Kamçılılar, kamçıları ile hareket ederler. Kamçılılara
örnek olarakTripanasoma, ve Euglena verilebilir.
b-Silliler(Cilliata):
Bunlar, hüre zarın (pelikula) üzerinde
bulunan siller ile hareket ederler. Paramesyum, bunların tipik örneğidir. Şekil
terliğe benzediği için bunlara "terliksi hayvan" da denir.
'Sillilerden başka Sporlular (Sporozoa) : Sporlular
spor ile çoğalır. İnsanda sıtma hastalığına neden olan plazmodyum bu
gruptandır. Plazmodyum, insan vücudunda eşeysiz olarak ürerken, sivrisinekte
eşeyli üreme yaparak ürer. Bu üreme şekline metagenez denir.)
Su yosunları(Su Yosunları
(Fitoplanktonlar): Bunlar, gerçek kök, gövde.yaprak taşımayan alglerdir.
Hepsi suda yaşadığı için bunlara su yosunları da denir. Bazıları tek
hücrelidir. Kloroplastları sayesinde fotosentez ile organik besin üretirler.
Hücre zarları dışında selüloz çeperleri bulunduğundan, su alarak patlamaları
söz konusu değildir. Prokaryot hücreli olan mavi-yeşil alg dışındaki tüm algler
bu gruptandır. Bunlardan yeşil, sarı, kahverengi, esmer ve kırmızı olanları
vardır.) ve Cıvık mantarlar da(Cıvık Mantarlar: Belirli bir hücre
şekilleri yoktur. Sitoplazmalarında çok çekirdek bulunur. Çoğalmaları, yukarı
doğru uzanan saplı spor keseleri ile olur.) protistaya dahil edilir.
Gerçek Mantarlar(Fungi):
Kloroplastları olmadığı için fotosentez yapamazlar.
Bütün mantarlar heterotroftur, yani dışarıdan organik besin alırlar. Bunlar,
nemli ortamlarda hücre dışı sindirimle parçaladıkları organik besinleri, hücre
zarından emerek alırlar.
Bitkiler:
Hepsi fotosentez yapan ototrof
canlılardır. Bütün bitkiler, kara ortamına uyum göstermiş (adapte olmuş)
canlılardır. İki grupta incelenir :
-
Tohumsuz
Bitkiler
-
Tohumlu
Bitkiler
Tohumsuz Bitkiler:
Tohumları yoktur, metagenez ile üreme
yaparlar. Metagenezleri sırasında spor (Spor: (n) kromozom sayısına
sahiptirler. (2n) kromozomlu spor ana hücrelerinin mayoz bölünmesi ile
oluşurlar. Döllenme yetenekleri yoktur. Mitoz bölünmelerle gerçek gametlere
dönüşürler.) oluşturduklarından bunlara "sporlu bitkiler" de
denir. İki grupta incelenir. Bunlar damarsız bitkiler (Damarsız Bitkiler: Bunlarda
odun (ksilem) ve soymuk (floem) boruları denilen iletim demetleri
gelişmemiştir. Bu yüzden çok nemli yerlerde yaşarlar. Su kaybını önleyen
kutikula tabakası bunlarda çok incedir. En tanınmış örneği
"karayosunları"dır.) ve
damarlı bitkilerdir. Tohumlu bitkilerden damarsız bitkilerin iletim demetleri
gelişmemiştir. Damarlı bitkiler(Damarlı Bitkiler: En tanınmış örneği
"eğreltilerdir. Bunlarda iletim demetleri gelişmiştir. Yaprakları altında
spor keseleri bulunur. Metagenezle üreme yaparlar. Gerçek kökleri yoktur.
Yaprakları, toprak altı gövdesinden oluşur. Eğreltiler tek çenekli bitkilerdir.)’de
ise iletim demetleri gelişmiştir.
Tohumlu Bitkiler:
Bunlarda, tohum denilen eşeyli üreme ile
oluşan yapılar vardır. İki kısımda incelenirler:
-
Açık
Tohumlu Bitkiler
-
Kapalı
Tohumlu Bitkiler
Açık Tohumlu (Kozalaklı) Bitkiler:
Bunlarda gerçek tohum taslağı yoktur ve tohum,
kozalak içinde gelişir. Çiçekleri yoktur. Bu yüzden bunlara kozalaklı bitkiler
de denir. Bu grupta, çoğu iğne yapraklı olan çam, ladin, ardıç gibi bitkiler
bulunur. Bu bitkiler kış aylarında yapraklarını dökmezler.
Kapalı Tohumlu (Çiçekli) Bitkiler:
Tohumları meyve içinde bulunduğu için
kapalı tohumlular olarak bilinirler. Bunlar çenek sayısına göre iki çeşittir :
Tek Çenekli (monokotil) Bitkiler : Bunlar, embriyolarında bir çenek
(kotiledon) yaprağı taşırlar. Buğday, orkide, mısır gibi çoğu otsu ve tek
yıllık bitkiler bu grupta yer alırlar.
İki Çenekli (dikotli) Bitkiler : Bunların embriyolarında iki çenek yaprağı
bulunur. Baklagiller (fasulye, nohut, bezelye v.b.), badem, ceviz, elma gibi
çoğu odunsu ve çok yıllık bitkiler bu grupta yer alırlar.
Hayvanlar: Hayvanlar alemi iki büyük şubede
incelenir:
-
Omurgasızlar
-
Kordalılar
Omurgasızlar:
Omurgasızları 8 kısımda inceleyebiliriz:
-
Süngerler
ve Sölentereler
-
Yassı,Yuvarlak
ve Halkalı Solucanlar
-
Yumuşakçalar
ve Eklem Bacaklılar
-
Derisi
Dikenliler
Süngerler ve Sölentereler:
Çok hücreli hayvanların en basiti
süngerler(Süngerler: Çok hücreli hayvanların en basitidir. Vücudunda çok
sayıda delik (por) bulunur. Bu delikler sindirim sistemi olarak görev yapar.
İçlerinde bir çeşit iç iskelet görevini yapan, dikensi yapılar vardır.
Süngerlerde farklı görevleri olan hücreler bulunur. Fakat, belirli görev yapmak
üzere hücreler bir araya gelerek doku oluşturmaz. Süngerlerin sinir hücreleri
(nöron) yoktur.)’dir. Sölenterelerde dolaşım, boşaltım, solunum ve
sindirim sistemleri gelişmemiştir. Sinir sistemleri, sinir hücrelerinin
oluşturduğu sinir ağı şeklindedir.
Sölenterelere, tek delikliler de denir.Yani, bunlarda anüs yoktur, ağız aynı
zamanda anüs görevi yapar. Sindirim boşluğunu kaplayan iç deri (endoderm) ile
vücut dışını örten dış deri (ektoderm) bulunur. Deniz anası, hidra, medüz,
mercan, deniz şakayığı bu gruptadır.
Yuvarlak Solucanlar:
İlk defa bunlarda anüs gelişmiştir. Bu
canlıların dişi ve erkek bireyleri vardır. Yassı ve yuvarlak solucanların çoğu,
çok küçük vücutlu olduklarından tüm hücreleri dışarısı ile ilişkilidir. Bu
yüzden dolaşım ve sindirim sistemleri gelişmemiştir.
İç parazit olanlar, konak(Konak: Parazit olan canlılar, parazit olarak
yaşayacakları başka bir canlıyı seçerler. Parazite konuk, parazitin yaşadığı
canlıya da konak veya konukçu denir.) olarak seçtikleri hayvanın
sindirilmiş besinlerini hazır aldıklarından sindirim sistemleri ve sindirim
enzimleri gelişmemiştir. Ancak üreme sistemleri iyi gelişmiştir.
Yassı Solucanlar:
Yassı solucanlarda, üçüncü embriyo
tabakası olan orta deri (mezoderm) gelişmiştir. Yassı solucanlar da
sölentereler gibi tek deliklidirler. Bunlar hermafrodit hayvanlardır.
Halkalı Solucanlar:
Vücutları birbirine benzeyen halkalardan
oluşmuştur. Hermofrodittirler. Sindirim sistemleri özel bölümlere ayrılmıştır.
Bunlarda, diğer omurgasızlardan farklı olarak, omurgalı hayvanlardaki gibi
kapalı dolaşım sistemi bulunur. Solunum sistemleri gelişmemiştir. Solunum
gazlarının değişimi, nemli olan derileri (deri solunumu) ile yapılır.
Yumuşakçalar ve Eklem Bacaklılar:
Yumuşakçalar (Yumuşakçalar: Midye
ve salyangozların vücutlarının dışında manto denilen kabukları vardır. Karın
bölgelerinde bulunan kaslı ayakları ile hareket ederler. Kara salyangozları
hariç diğer yumuşakçalar suda yaşarlar ve solungaç solunumu yaparlar. karın
bölgelerinde bulunan kaslı ayakları ile hareket ederler. Bunlar eklemli üyelere
sahiptirler. Hepsinde, kitinden yapılmış dış iskelet bulunur. Bazıları suda
yaşarken (yengeç, ıstakoz, karides) bazıları da (böcekler, örümcekler,
akrepler, keneler, çıyanlar, kırkayaklar) karada yaşarlar. Suda yaşayanlar
solungaçlarla, karada yaşayanlar ise trake veya kitapsı akciğerlerle solunum
yapar.
Derisidikenliler:
Bunların vücutları dikenli olup, hepsi
deniz hayvanıdır. Hareketleri, kanal ve
tüp ayakların oluşturduğu su dolaşım sistemiyle sağlanır. Solunumları, deri
solungaçları veya vücut boşluğuna bağlı deri keseleri ile olur.
Kordalılar :
Bunlar İki alt
şubeye ayrılırlar :
-
İlkel
Kordalılar
-
Omurgalılar
İlkel Kordalılar:
Bunlarda, sindirim sisteminin üstünde
yani sırt (dorsal) bölgesinde sırtipi (notokord) denilen, kıkırdaktan yapılmış
basit bir iç iskelet bulunur. Solungaçları vardır. Omurgalılarla omurgasızlar
arasında evrim bakımından geçiş konumundadırlar (Örnek: Amfiyoksüs).
Omurgalılar:
Omurgalıların, omurgasızlara benzeyen
birçok ortak özelliklerinin yanında onlardan farklı olan bazı özellikleri de
vardır. Omurgalılar beş sınıfa ayrılarak incelenir:
-
Balıklar
-
Kurbağalar
(Amphibia)
-
Sürüngenler(Reptilla)
-
Kuşlar(Aves)
-
Memeliler(Mammalia)
Balıklar:
Solunumları, suda erimiş halde bulunan
oksijeni alabilen solungaçlarla olur. Bunlar kıkırdaklı ve kemikli balıklar
olmak üzere iki kısımda incelenirler. Kıkırdaklı balıkların en tanınmış örneği
köpek balığıdır. Bilinen diğer balıklar ise kemikli balıklar grubuna girerler.
Balıklarda kalp iki gözlüdür ve kalplerinde her zaman kirli kan bulunur.
Bunlarda dış döllenme ve dış gelişme olur.
Dış Döllenme:Dış döllenmede döllenme, suda olur. Üreme
sırasında dişi birey yumurtalarını, erkek birey ise spermini suya bırakır.
Sperm hareket ederek yumurtaları bulur ve döller. Memeliler hariç suda yaşayan
tüm canlılarda dış döllenme görülür. Dış döllenme yapanlarda çiftleşme olayı ve
çiftleşme organı yoktur.
Dış Gelişme : Gellşme olayı, dişi bireyin vücudu
dışında, örneğin yumurta içinde olur. Örneğin bazı akvaryum balıkları, bazı
yılanlar ve bazı memelilerde ana vücudu içinde olan gelişme, diğer tüm
hayvanlarda ana vücudun dışında olur. Buna dış gelişme denir.
Kurbağalar (Amphibia):
Bunlar çift
yaşamlı canlılardır. Bunlarda dış döllenme ve dış gelişme görülür. Yumurtadan
çıkan yavrulara larva (Larva: Metamorfoz geçiren hayvanların yumurtadan
çıkmış yavrularına verilen isimdir. Böceklerde tırtıl şeklinde olan larvalar,
başkalaşım geçirerek "pup" denilen hale dönüşürler. Puplar daha sonra
açılarak içinden ebeveyne benzer böcekler çıkar.) denir.
Bu canlılar evrimleşme sırasında su veya
kara ortamında yaşamaya tamamen adapte olmamışlardır.
Sürüngenler (Reptilia):
Sürüngenlerin
vücutlarının üzeri, vücudun su kaybetmesini önleyen, keratinden yapılmış pul ve
plakalarla kaplıdır. Bu yüzden bunlar, kara (suyu az) ortamlarına tam adapte
olmuşlardır. Solunumları akciğerleriyle olur. Kalpleri üç odacıklıdır. Atar damarlarıda
temiz (oksijenli) ve kirli (karbondioksitli) kan, karışmış halde dolaşır.
Bunlar kış aylarında kış uykusuna yatarlar. Hepsinde iç döllenme(İç
Döllenme: Döllenmenin dişi hayvanın vücudu içinde gerçekleşmesidir. İç
döllenme yapan canlılarda çiftleşme görülür. İç döllenme yapan canlılarda
çiftleşme organı vardır. Karada yaşayan tüm hayvanlarda iç döllenme görülür.)
görülür.
Kuşlar(Aves):
Vücut ısıları, her zaman aynıdır.
Bunlara, sabit ısılı veya sıcak kanlı hayvanlarda denir. Kalpleri dört
gözlüdür. Hepsinde iç döllenme ve dış gelişme görülür.
Memeliler(Mammalia) :
-Hepsi sıcak kanlıdır.
-
Genellikle vücutlarında kıllar bulunur.
-
Hepsinin dişisinde süt salgılayan meme bezleri bulunur.
-
Hepsi yavrusunu sütle besler.
- Hepsinin karın bölgesinde kaslı bir
diyafram vardır.
- Hepsinde iç döllenme görülür. .
,
-Yumurtlayan
memeliler hariç, hepsinde embriyo gelişimi anne uterusu içinde olur.
-Hepsinde
kalp dört gözlüdür. Alyuvarları kemik iliğinde iken çekirdekli, kan dolaşımına
katıldığı zaman çekirdeksizdir.
- Hepsi akciğerleri ile havadaki oksijeni
alır.
Memeliler üç alt
grupta incelenirler :
-
Yumurtlayan-Gagalı
Memeliler
-
Plasentasız-
Keseli Memeliler
-
Plasentalı
Memeliler
Yumurtlayan - Gagalı Memeliler:
Memelilerin en ilkel grubudur. Bunlar
evrim açısından kuşlarla memeliler arasında geçiş formudurlar. En tanınmış
örneği ördek gagalı da denilen platypustur. Bunlarda doğurma olayı yoktur.
Bunlar dışarıya yumurtlarlar. Yumurtadan çıkan yavru, annesinin memesi ucundaki
bir çukurdan süt yalayarak gelişir.
Plasentasız - Keseli Memeliler:
Bunların embriyolarında plasenta(Plasenta:
Embriyo gelişimi sırasında embriyonun koryon zarı gelişerek plasenta
denilen yapıyı oluşturur. Embriyo plasenta aracılığıyla anne uterusundan besin
maddelerini alır.) yoktur. Plasentası bulunmayan embriyo anne
uterusundan yeteri kadar beslenemez. Gelişimi tamamlanmamış olan yavru doğrulur.
Doğan yavru, anne karnı üzerindeki keseye geçer. Yavru, kese içindeki
memelerden süt emerek gelişimini tamamlar. Kangurular bu grupta yer alır.
Plasentalı Memeliler:
Bunlarda plasenta vardır. Embriyo
plasentası aracılığı ile anneden besin alır ve gelişimini anne uterusunda
tamamladıktan sonra doğrulur. Balina, fok, yunus, deniz aslanı,yarasa,
kirpi,fil,fare, sincap, kedi, köpek, inek gibi hayvanlarla insanlar bu grupta
bulunurlar.
Evrim:
Evrim, canlıların değişerek bugünkü
hallerini nasıl aldığını, yani türlerin köklerini inceler. Evrim.tek tek bireylerde
değil, populasyonlarda gerçekleşir. Bugün var olan belli başlı evrim görüşleri
şunlardır:
-
İlk
canlının oluşması ile ilgili hipotezler
-
Tek
hücrelilikten çok hücreliliğe geçiş hipotezi
-
Ontogeninin
filogeniyi taklit etmesi hipotezi
-
Darwin'in
evrim görüşü
-
Lamark'ın
evrim görüşü
-
Coğrafik
izolasyon görüşü
İlk Canlının Oluşması İle İlgili
Hipotezler:
Bunlar ototrof ve heterotrof hipotezleridir.
Tek Hücrelilikten Çok Hücreliliğe Geçiş
Hipotezi:
Bu hipoteze göre ilk canlılar tek
hücreliydi. Daha sonra tek hücreli canlılar evrimleşerek çok hücreli canlılar
oluşturmuşlardır. Çok hücreli canlıların vücudu milyonlarca hatta milyarlarca
hücreden oluşmasına rağmen bu hücreler arasında mükemmel bir işbirliği görülür.
Canlıların Sınıflandırılması
Ontogeninin - Filogeniyi Taklit Etmesi Hipotezi:
Ontogeni: Bir canlının embriyo döneminden ergin
bir canlı oluncaya kadarki gelişim
evreleridir.
Filogeni: Blr türün bugünkü şeklini alıncaya kadar
geçirdiği evrim kademeleridir. Bu
hipoteze göre, bir bitkinin embriyo gelişim
evrelerini biliyorsak, bu bitkinin evrimi
hakkında da bir fikre sahip oluruz.
Darwin'in Evrim Görüşü:
Darwinin evrim görüşü "doğal
seleksiyon"a dayanmaktadır.
Varyasyon:
Bir tür içindeki bireylerde, bazı
farklılıklar vardır. Örneğin, iki insan arasındaki kan grubu, göz rengi gibi
kalıtıma bağlı farklılıklar birer varyasyondur. Darwin'e göre evrimde
varyasyonlar önem taşır. Çünkü varyasyonlar doğal seleksiyona neden olur.
Modıfikasyon:
Çevre şartlarının etkisiyle oluşan kalıtsal
olmayan varyasyonlara, modifikasyon denir. Çevre şartları, genlerin işleyişini
etkileyerek bir bireyin diğerinden farklı olmasına neden olur. Darwin'e göre
modifikasyonlar evrimde önemli değildir.
Mutasyon:
DNA'daki genetik şifrenin(Genetik
Şifre: DNA'da, bir canlının tüm özelliklerini gösteren genler vardır. Bu
genler nükleotid(Nükleotid: DNA ve RNA gibi nükleik asitlerin yapı
birimidir. Bir nükleotid azotlubaz- şeker ve fosfattan oluşmuştur.)
denilen birimlerden oluşmuştur. DNA'daki bu nükleotidlerin alt alta
sıralanışına genetik şifre denir. Her canlıdaki genetik şifre farklıdır.)
bozulmasıdır. Mutasyona, X ışını,
radyasyon, ultraviyole, bazı kimyasal maddeler ve yüksek sıcaklık neden
olabilir. Soma hücrelerindeki (Soma Hücresi: Bunlara vücut hücreleri de
denir. Kas, karaciğer, deri, kemik, akyuvar, sinir, böbrek gibi dokuları
oluşturan hücreler soma hücreleridir. Vücut hücreleri diploid (Diploid:
İki kromozom takımı (2n) demektir. Bir kromozom takımı (n) spermden, diğer
kromozom takımı yumurtadan (n) zigotta bir araya gelmiştir. Zigot, (2n) mitoz
bölünmelerle 2n kromozomlu soma ve eşey ana hücrelerini oluşturur.)
sayıda kromozom kapsarlar. Soma hücreleri aynı zigottan(Zigot: Erkek ve
dişi gametin birleşmesi ile oluşan döllenmiş yumurta hücresine verilen isimdir.
Zigot, diploid (2n) kromozom sayısına sahiptir. Zigot, mitoz bölünmeler
geçirerek oğul bireyi olusturur.) oluştukları için genetik şifreleri (Genetik
Şifre: DNA'da, bir canlının tüm özelliklerini gösteren genler vardır. Bu
genler nükleotid (Nükleotid: DNA ve RNA gibi nükleik asitlerin yapı
birimidir. Blr nükleotid azotlubaz- şeker ve fosfattan oluşmuştur.)
denilen birimlerden oluşmuştur. DNA'daki bu nükleotidlerin alt alta
sıralanışına genetik şifre denir. Her canlıdaki genetik şifre farklıdır.)de
aynıdır.) mutasyonlar kalıtsal değildir. Yani bunlar bir çeşit
modifikasyondur. Halbuki gametleri ilgilendiren mutasyonlar oğul döllere
geçtiği için kalıtsaldır. Aynı şekilde, zigot ve eşey ana hücrelerinde görülen
mutasyonlar da gametleri ilgilendirdiği için bu hücrelerdeki mutasyonlar da
kalıtsaldır. Çünkü, mutasyonlu gamet, döllenme sonucu mutasyonlu zigotu
oluşturur. Mutasyonlu zigotun mitoz bölünmeleri ile oluşacak yeni bireyin tüm
soma ve eşey hücreleri de mutasyonlu olur.
Gamet:
Eşey veya cinsiyet
hücrelerine verilen isimdir. Erkek gamete sperm, dişi gamete yumurta denir.
Gametler haploid (monoploid)( Haploid: Diploid (2n) kromozomlu
hücrelerin yarısı kadar (n) kromozom takımı demektir. Buna monopioid kromozom
sayısı da denir. Monopioid kromozomlu gametler döllenme ile diploid kromozomlu
zigot oluşur.) kromozomludur.
Zigot:
Erkek ve dişi gametin birleşmesi ile oluşan
döllenmiş yumurta hücresine verilen isimdir. Zigot, diploid (2n) kromozom
sayısına sahiptir. Zigot, mitoz bölünmeler geçirerek oğul bireyi olusturur.
Eşey Ana Hücresi:
Bir bireyin üreme
organında bulunurlar. Bunlar erkekte sperma ana hücresi, dişide yumurta ana
hücresidir. Eşey ana hücreleri mayoz bölünme geçirerek gametleri oluştururlar.
Mayoz Bölünme:
Diploid (Diploid: İki kromozom
takımı (2n) demektir. Bir kromozom takımı (n) spermden, diğer kromozom takımı
yumurtadan (n) zigotta bir araya gelmiştir. Zigot, (2n) mitoz bölünmelerle 2n
kromozomlu soma ve eşey ana hücrelerini oluşturur.) kromozomlu eşey ana
hücrelerinin, kromozom sayısını yarıya indirerek haploid(Haploid:
Diploid(2n) kromozomlu hücrelerin yarısı kadar (n) kromozom takımı demektir.
Buna monoploid kromozom sayısı da denir. Monoploid kromozomlu gametler döllenme
ile diploid kromozomlu zigot oluşur.) kromozomlu gametleri oluşturması
şeklindeki hücre bölünmesidir. Mayoz bölünme sırasında gerçekleşen krossing
over olayı ile gametler, farklı genetik özellikler taşır. Farklı gametlerin
birleşmesi (döllenme) ile oluşan zigot, dolayısıyla zigottan oluşan yeni
bireyde farklı bir varyasyondur.
Eşeyli Üreme:
Erkek ve dişi bireylerin gametlerinin
birleşmesi sonucu farklı kalıtsal özellikteki yavru bireyin oluşmasıdır. Eşeyli
üremenin en önemli özelliği kalıtsal varyasyonlara (kalıtsal çeşitliliğel yol
açmasıdır. Eşeyli üreme yapan canlılarda mutlaka mayoz bölünme, mayoz bölünmede
ise krossing over(Mayoz hücre bölünmesi sırasında kendini eşlemiş ve
kalınlaşmış kromozomlar arasında gen alış verişi görülür. Bu olaya krossing
over denir.) görülür.
Adaptasyon:
Bir ortam bir canlıyı kendisine uyması
için zorlamaz. Bir canlı, bir ortama uymak için kendini zorlamaz. Ortam, canlı
çeşitleri (varyasyon) içinden kendine en uygun olanını seçer. Ortamın canlılar
içinden seçme yapabilmesi için canlı çeşidi fazla olmalıdır. Bu yüzden canlı çeşitlerinin
oluşmasına yol açan etmenler (mutasyon, eşeyli -üreme gibi) adaptasyonda
önemlidir.
Adaptasyonun İşleyişi:
Eşey hücresini
ilgilendiren mutasyon, mayoz bölünme, krossing over ve döllenme sonucunda
kalıtsal varyasyonlar ortaya çıkar. Çevre şartlarında meydana gelecek
değişmeler sonucu, meydana gelmiş olan bireylerden bir kısmı doğal seleksiyonla
ortadan kalkarken bu ortama uyum sağlayabilen bireyler, ortama adapte olarak
yaşamaya devam ederler. Eğer canlılar eşeysiz üreme yapsalardı o zaman aynı özellikte
bireyler oluşurdu. Dolayısıyla canlıya zarar veren ortam değişikliği bu
canlıların hepsini ortadan kaldırabilirdi.
1- Kullanılan organlar gelişir.
kullanılmayan organlar ise körelir.
2- Kullanma-kullanmama ile gelişen veya
körelen özellikler kalıtımla oğul döllere aktarılır.
Coğrafik İzolasyon Görüşü:
Eşeyli üreyen canlılar, bir kara
parçasının çökmesi veya kıtaların birbirinden ayrılması gibi nedenlerden dolayı
bir coğrafik ayrıma (izolasyona) uğrayabilirler. Bu durumda iki ayrı bölgedeki
hayvanlar çiftleşmediği için her bölgedeki canlı
kendi içinde bir genetik özellik oluşturur. Bugün canlılar arasında
evrimin gerçekleşmesi ve türlerin oluşması için temel olaylar, gen
mutasyonları, fazla ve aşırı üreme, eşeyli üremede coğrafik izolasyon ve
ortamın değişmesi ile oluşan doğal seçilimdir.
Evrim:
Yandaki animasyonda Darwin'in evrim
görüşünün balıklara uyarlanmış örneğini görmektesiniz.
Animasyonda verilmek istenilen,
adaptasyon, doğal seleksiyon, mutasyon ve eşeyli üreme kavramlarıdır.
Animasyonda anlatılan örneğin gerçekleşmesi için çok uzun yılların gedmesi
gerektiği unutulmamalıdır.
-
Bir
bireyin sahip olduğu tüm özelliklere varyasyon denir.
-
Kalıtsal
varyasyonlar evrimin ham maddesidir.
-
Evrimde
kalıtsal varyasyonlara yol açan mutasyonlar ve eşeyli üreme önemlidir.
-
Evrim
ile canlılarda tür sayısı artmıştır.
-
Ortama
uygun olan bireylerin yaşama ve üreme şansına adaptasyon denir.
-
Sadece
çevre şartlarının etkisiyle ortaya çıkan, kalıtsal olmayan varyasyonlara
modifikasyon denir.
-
Modifikasyonlar
evrimde önemli değildir.
-
Sadece
mitoz bölünmenin görüldüğü eşeysiz üreme yeni varyasyonlara yol açmadığı için
evrimde önemli değildir.
-
Evrim
uzun bir zaman içinde gerçekleşmektedir.
-
Ortam
şartlarında bir değişme olmazsa evrim olmaz.
-
Ortam
şartarı bazı bölgelerde çok, bazı bölgelerde ise daha az değişme göstermiştir.
-
Bu
yüzden canlıların evrim hızları farklı olmuştur.
-
Evrim
genellikle basitten karmaşığa doğru yol izlemesine rağmen, bazen kompleksten
basite doğru olmuştur.
-
Bu
olaya geri evrim denir. örneğin, bir çok parazit serbest yaşayan atalarına göre
daha basittir.
-
Evrim,
tek tek bireylerde değil, türlerin oluşturduğu populasyonlarda görülür.
-
Hayvanlardaki
körelmiş organlar da evrimi açıklayan bir adaptasyondur.
-
Dünya
var oldukça evrimleşme devam edecektir.
Evrimin Varlığını Destekleyen Deliller:
Evrimi
destekleyen kanıtlar şunlardır:
-
Paleontolojik
Kanıtlar
-
Homolojik
Kanıtlar
-
Biyokimyasal
Kanıtlar
-
Fizyolojik
Kanıtlar
-
Embriyolojik
Kanıtlar
Paleontolojik Kanıtlar:
Paleontoloji, jeolojik devirlerde yaşamış
olan bitki ve hayvanların fosilleri üzerinde araştırmalar yapan bir bilim
dalıdır. Fosil kanıtlar, canlılarda evrimsel bir değişmenin olduğunu
göstermektedir.
Homolojik Kanıtlar:
Homoloji, canlılar arasında benzer yapıya
sahip organları araştıran bir bilim dalıdır. Canlılar arasında akrabalık
arttıkça homolog organların sayısı da artar. Homoloji, canlıların basitten
karmaşığa doğru evrimsel bir sıralanış gösterdiğini açıklamaktadır.
Hayvanlardaki körelmiş organlar da adaptasyonu açıklayan evrimsel
kanıtlardandır.
Biyokimyasal Kanıtlar:
Canlılarda protein benzerliği arttıkça
evrimsel akrabalık da artmaktadır.
Fizyolojik Kanıtlar:
Canlılardaki solunum, beslenme, dolaşım,
boşaltım gibi fizyolojik olaylar, onların akrabalık derecelerini tayin etmekte
kullanılır. Örneğin, tüm canlılarda glikolizde kullanılan enzimlerin aynı
olması, tüm canlılarda benzer genlerin bulunduğunu gösterir. Bu durum da
canlıların tek bir atadan geldiğinin kanıtı olarak gösterilmektedir.
Embriyolojik Kanıtlar:
Canlıların embriyo gelişmeleri
incelendiğinde, oldukça büyük benzerlikler göze çarpar. Örneğin, bir memeli
embriyosu, gelişiminin bir safhasında, balık, sürüngen ve kuş embriyonlarına
çok benzer (Ontogeninin - filogeniyi
taklit etmesi). Bu durum omurgalı hayvanların ortak bir atadan geldiğinin kanıtı
olarak gösterilmektedir.
ORGANİK MOLEKÜLLER :
Genel Metabolizma (Canlılık) Olayları :
Metabolizma, bir hücrede gerçekleşen her
türlü canlılık olaylarıdır. Canlılık olayları, yapım ve yıkım olaylarının
tümüdür.
Organik Moleküller ve
Görevleri:
YAPISINDAKI ELEMENTLER HÜCREDEKİ ASIL GÖREVİ
1.
KARBONHİDRATLAR C-H-O Enerji
verici
2. YAĞLAR C-H-O Yedek
enerji
3. PROTEİNLER C-H-O-N Yapı maddesi
4. ENZİM C-H-O-N Vitamin, Her türlü hücre
faaliyeti
metal
iyonları
5. VİTAMİNLER C-H-O Düzenleyici
6.
NÜKLEİKASİTLER C-H-O-N-P Yönetici-Yürütücü
-
Enerji verişte ve hücre yapısına girişte öncelik
sırası
ENERJI ELDESi VE YAPI MADDESİ
-Organik
moleküllerden enerji elde edilirken önce karbonhidrat ve en son olarak
proteinler kullanılır.
-Hücre
yapısındaki vitaminler ise enerji elde etmek için kullanılmaz.
-Proteinlerin
enerji verici madde olarak kullanılması ancak uzun süreli açlık durumunda geçerlidir.Çünkü hücrenin
hayal faaliyetlerini yapması enerji üretmesidir. Proteinler yapı maddesi
olduğundan protein elde etmek, hücrenin kendi kendini yemesi demektir.
-1 gr yağ; 1
gr. karbonhidrat ve 1 gr. Protein yaklaşık iki kat enerji vermesine rağmen
birinci sırada enerji elde etmek için kullanılmaz.
Çünkü yağların yıkımı zordur
-Organik maddelerin yapı maddesi olarak
kullanılması sırasında proteinler, sonra yağlar, daha sonra karbonhidratlar, en
son vitaminler kullanılır.
-Canlı yapısının çoğunu su oluşturur.
Canlının organik yapısının çoğu ise proteindir.
Karbonhidratlar: (CH2O)n
-Birinci sırada enerji verici üçüncü
sırada yapı maddesidir.
-Yapılarında sadece C, H, 0 elementleri bulunur.
-Çoğu şeker yapısında olduğu için bunlara
şekerlerde (sakkaritler) denir.
-Karbonhidratlar denildiğinde tüm şekerli
cisimler ile tüm nişastalı besinler akla gelmelidir.
-Her insanin çalışma özelliğine göre
günlük enerji tüketimi farklıdır. İnsan enerji ihtiyacına göre karbonhidrat
almalıdır. Enerji ihtiyacından fazla alınan karbonhidratlar yağa dönüşerek
depolanır ve insanı şişmanlatır.
Karbonhidratlar kapsadıkları karbon sayısına
göre aşağıdaki gibi gruplandırırlar.
-Monosakkaritler
-Disakkaritler
-Polisakkaritler
Monosakkaritler :
Monosakkaritler, karbonhidratların en
basitidir. Çoğu basit şeker tatlıdır ve
suda eriyebilir. Karbon sayıları 3-9 arasındadır.
Karbon sayılarına göre şöyle
isimlendirilirler:
-3 Karbonlu şekerler: Thozlar
-4 Karbonlu şekerler: Tetrozlar
-5 Karbonlu şekerler: Pentozlar
-6 Karbonlu sekerler Heksozlar
Pentozlar: 5 karbonlu şekerlerdir. Kapalı formülleri
C5H10O5 dir. En önemlileri şunlardır.
-Riboz (ATP ve RNA'da bulunur.
-Deoksiriboz (DNA'da bulunur.)
-Ribulozfosfat (Fotosentezin karanlık
evresinde rol alır.)
Heksozlar: 6 karbonlu şekerlerdir. Kapalı formülleri
C6H12O6dir. En önemlileri şunlardır.
-Glikoz
-Fruktoz
-Galaktoz
Glikoz :
(C6H12O6)
-Glikoz, fotosentez ve kemosentezle
inorganik maddelerden (CO2 ve H2O ) üretilir.
-Hayvanlar
glikoz üretmez.
-Glikoz'a
üzüm şekeri, bal şekeri veya kan şekeri denir. Tüm hayvanların kanında dolaşan
şeker çeşitidir. İnsan kaninda %0,8 — 1,2
arasında glikoz bulunur. Bu oranın aşağiya inmesi veya yukarıya çıkması şeker
hastalığına neden olur.
Fruktoz: Fruktoza
meyva şekeri de denir ve şekerlerin en tatlısıdır.
Galaktoz : Galaktoz, memeli hayvanların sütünde
bulunan laktozun yapısına girer.
Disakkaritler:
İki monosakkaritin bir molekül su çıkarak
(dehidrasyon sentezi) glikozit bağıyla birleşmeleri sonucu oluşurlar.
Disakkaritler solunuma doğrudan giremezler ve hücre zarından geçemezler. Bunun
için hidrolizle tekrar monomerlerine dönüşmeleri gerekir. Bunların en
tanınmışları maltoz, sakkaroz (sükroz) ve laktozdur.
Glikozit
bağı: İki monosakkant arasında bulunan kimyasal bağın adıdır. Disakkaritlerde
bir tane gilkozit bağı bulunurken, polisakkaritlerde monosakkant sayısından bir
eksik (n-1) glikozit bağı bulunur. Bir glikozit bağı oluşumundan bir molekül su
çıkar. Glikozit bağı kopartılırken ise bir molekul su kullanılır.
Polisakkaritler:
İkiden fazla monosakkaritin bir molekül
su çıkararak glikozit bağıyla birleşmesi sonucu oluşurlar. En tanınmışları
selüloz, nişasta ve glikojendir. Selüloz ve nişasta bitkilerde, glikojen ise hayvanlarda görülür.
Nişasta, selüloz ve glikojen gibi polisakkaritlerin yapı taşları glikozlar
olmasına rağmen bu moleküllerin birbirinden farklı olmasının nedeni glikozların
birbirine bağlanışlarının farklı olmasıdır.
-Nişasta
-Polisakkaritlerin doğada üretimi ve
tüketimi
Selüloz : Hayvansal hücrelerde bulunmaz,sadece
bitki hücrelerinde bulunur. Fotosentezle oluşan glikozlar bitki hücre zarının
dışında birikerek selüloz hücre duvarını (çeperi) oluştururlar. İnsanlarda ve
et yiyen (karnivor) hayvanlarda selüloz sindirimi ile ilgili enzimler bulunmaz.
Otçul (herbivor) hayvanların sindirim sisteminde mutual yaşayan ve selülozu
sindiren tek hücreli canlılar bulunur. Tek hücreli canlılardaki selüloz enzimi,
selüIoz sindirimini gerçekleştirir. Yani selüIoz, ot yiyen hayvanların enerji
elde ettiği hammaddedir.
Glikojen :
Bitkisel hücrelerde
bulunmaz. Sadece hayvansal hücrelerde bulunan depo polisakkarittir. Besinle
alınan tüm karbonhidrat fazlası hayvanların kas ve karaciğer hücrelerinde
glikojene dönüştürerek saklanır. Kas hücreleri enerji ihtiyacı durumunda kendi
hücrelerinde depoladıkları glikojeni kullanırlar. Glikojen, kas veya karaciğer
hücre zarından glikojen olarak çıkamayacak kadar büyüktür. Bu yüzden kan
damarları içinde glikojen bulunmaz. Vücudun enerji ihtiyacı durumunda ise,
karaciğerdeki glikojen sindirildikten sonra glikozlar halinde kana verilir.
Nişasta: Hayvan hücrelerinde bulunmaz. Sadece
bitkisel hücrelerde bulunan depo polisakkarittir. Bitki hücrelerindeki
fotosentez olayı sonucu oluşan glikozlar, lökoplast denilen organellerde
nişastaya çevrilirler. Nişasta bitkinin yaprak, gövde içi, kök, yumru ve tohumlarında bulunur. Bitki hücresinin
fotosentez yapmadığı (akşamları veya kış aylarında) durumlarda, enerji ihtiyaci
nişasta deposundan karşılanır. Nişasta, bitki hücresi içinde glikozlara
sindirilerek hücre solunumuna girer. İnsanda besinlerle alınan nişastanın
sindirimi ağır olur ve ince barsakta gerçekleşir. Tükürük bezinde ve pankrestan
salgılanan amilaz enzimi, nişastayı parçalayarak glikoz elde edilmesini sağlar.
Yağlar (Lipidler):
Yağlar, karbon, hidrojen ve oksijenden
meydana gelir. Bir mol gliserol ve üç mol yağ asidinin, üç ester bağı ile
birleşmesi sonucu bir mol yağ oluşur. Yağların sindirimi sonucunda gliserol ve
yağ asiti oluşur.
Yağların Görevleri :
-
Yağlar
yedek enerji maddesi olarak kullanılırlar. Bir gram yağ, bir gram
Karbonhidratın yaklaşık iki katı daha fazla enerji verir. Az miktarıyla çok
enerji verdiklerinden, canlının bunları yedek besin olarak tutması canlı için
daha ekonomiktir. Yağlar ikinci derecedeki enerji maddeleridir.
-
Sıcak
kanlı hayvanlarda (kuş ve memeliler) deri altında biriken yağ, bir izolasyon
görevi yaparak hayvanın vücut ısısının sabit kalmasında görev alır.
-
Yağlar
iç organların etrafında birikerek onlara destek görevi yaparlar.
-
Proteinlerden
sonra ikincil dereceli yapı maddesidirler, hücre zarının yapısındaki lipidler
fosforik asitle birleşmiş halde bulunurlar. Bunlar fosfolipid denilen birleşik
yağlardır.
-
A, D. E ve K gibi vitaminler. yağda
eridikten sonra hücre içine alınabilirler
Proteinler:
Asıl yapıları C—H—0 + N' tur ve yapılarında bazen S (Kükürt)ve P (Fosfor) bulunur.
Karakteristik element N (azot)'tur. Amino asitler birbirlerine peptid
bağlarıyla bağlanarak proteinleri oluştururlar.
-
Amino
asitler
-
Peptid
bağları
Amino Asitler:
Bir amino asitte, amino grubu, karboksil
grubu ve radikal grup olmak üzere üç kısım bulunur. Doğada radikal grubu ( R )
farklı 20 çeşit amino asit bulunur.
Bitkisel hücreler bu 20 çeşit amino asidin hepsini sentezleyebilir.
İnsanda sadece 10 çeşit amino asit sentezlenemez. Bunların, dışarıdan hazır
olarak alınması gerekir. Bu amino asitlere temel amino asitler denir.
Peptid Bağları :
Doğada çok fazla çeşitte protein bulunur.
Proteinlerin bu kadar fazla çeşitte olmalarının nedeni, yapılarındaki amino
asitlerin sayısı ve sıralarının farklı olmasıdır.
Türler arasındaki akrabalığın teşhisi
için proteinler ve enzimler kullanılmalıdır
Proteinlerin görevleri :
1- Proteinlerin asıl görevi canlının
yapısını oluşturmaktır. Bu yüzden tüm hücrelerin yapısında proteinler ve
bunları yapan ribozomlar bulunur.
2- Karbohidrat ve yağlardan sonra üçüncü
derecede enerji veren organik maddedir. Canlı ancak uzun süreli açlık durumunda
proteinlerden enerji elde eder.
Protein Metabolizması:
Proteinler, vücutta sentezlenebileceği(Protein
sentezi: Her hücre DNA'sındaki
genetik bilgiye göre kendine has proteinleri sentezler, protein hücre yapısına
girdiği için, protein sentezleyen hücre büyür. Büyüyen hücre ise bölünür.
Bölünme ile hücre sayısı artar ve böylece vücut büyümesi olur. Bu yüzden büyüme
çağındaki çocukların besininde protein daha fazla olmalıdır. Protein
sentezlenirken amino asitler peptid bağları ile bağlanırken su açığa çıkar.) gibi vücuda dışarıdan da alınabilir.
Vücuda alınan proteinlerin sindirimi ağızda başlamaz. Proteinlerin sindirimi
midede başlar. Amino asitlerine parçalanmış olan proteinler ince barsağın içini
örten villüslerden emilerek vücuda alınır. Her canlının DNA'sındaki bilgi
farklıdır. Dolayısıyla bu DNA'dan sentezlenecek proteinde canlıdan canlıya
farklılık gösterir.
-
Protein
Sindirimi
-
Protein
Katabolizması
Protein Sindirimi:
Villüslerden emilen amino asitler,
karaciğer kapı toplar daman yardımıyla karaciğere gelirler. Buraya gelen amino
asitlerin bir miktarı, kan yoluyla hücrelere giderek, hücrede protein
sentezinde kullanılır. Karaciğere gelen amino asitlerin fazlası ise
parçalanarak iki kısma ayrılır. Karboksil grubunu taşıyan kısım glikojen olarak
birikir. Glikojenin fazlası da yağa dönüştürülerek depolanır. Amino grubu
taşıyan kısım ise idrar yoluyla dışarı atılır.
Protein Katabolizması:
Uzun süre aç kalmış, yani proteinden
enerji elde eden bir insan ile fazla proteinli beslenme yapan insanlarda amino
asit parçalanması sonucu idrarda üre yoğunluğu artar.
Enzim :
Yapısının çoğu proteinlerden oluşmuş
organik katalizördür. Katalizörlerin kimyasal tepkimelerdeki rolü, tepkimenin
başlaması için gerekli olan aktivasyon enerjisini azaltmaktır. Tüm metabolizma olaylarında
enzimler kullanılır ve her reaksiyon için, o reaksiyona özgü bir enzim iş
görür.
Aktivasyon Enerjisi:
Her kimyasal tepkimenin başlaması için
bir enerji engeli vardır. Bu engelin aşılması için bir enerji kullanılır. Bu
enerjiye aktivasyon enerjisi denir.
Enzimler konusu 3 ana başlıkta incelenebilir:
-
Enzimlerin
Yapısı
-
Enzimlerin
Özellikleri
-
Enzimlerin
Faaliyetine Etki Eden Faktörler
Enzimlerin Yapısı:
Enzimlerin çoğu iki kısımdan oluşur.
A) Apo-enzim : Enzimin protein kısmına denir ve enzimin en büyük kısmını
oluşturur.
B) Ko-enzim veya ko-faktör:
Apo-enzime bağlı bulunan ve protein
yapısında olmayan, enzimin çok küçük bir kısmıdır. Bu kısım kalsiyum, magnezyum
ve demir gibi metal iyonlarından oluşmuş ise, buna ko faktör, vitamin gibi
organik maddelerden oluşmuş ise buna ko enzim denir. Enzimler protein
yapılarından dolayı farklı özellikler gösterirler.
Enzimlerin Özellikleri :
Enzimler protein yapılarından dolayı çok
özel şekillere sahiptirler. Bir enzim sadece kendi şekline uygun bir substrat
ile tepkimeye girebilir. Bu yüzden her enzim sadece bir tip substrata etki
eder. Buna enzimlerin spesifikliği veya özgüllüğü denir. Bu yüzden her farklı
tepkime basamağında farklı bir enzim iş görür.
Enzimler, tepkimelerde katalizör görevi
yaparlar ve tepkime sonunda harcanmadan kalırlar.
Enzimlerin Faaliyetine Etki Eden
Faktörler:
Enzimler protein yapısında olduğundan
proteinler etkileyen her şey enzimleri de etkiler.
-Sıcaklık
-pH
-Enzim Miktarı
-Substrat Yüzeyi
-Substrat Miktarı
-Aktivatör ve inhibitörler
-Su
Enzimler: Enzimler genellikle etki ettikleri
maddenin (substrat) veya katalizledikleri tepkimenin adının sonuna
"az" eki alarak adlandırılırlar. Örneğin karbonhidratlara etki eden
enzimlere karbohidrataz, lipitlere etki edenlere lipaz, hidroliz yapan
enzimlere hidrolazlar, oksitlenme yapanlara ise oksidazlar denir.
Substrat: Enzimin etki ettiği maddeye substrat
denir.
Sıcaklık :
Enzimlerin en hızlı çalıştığı sıcaklığa,
optimum (en uygun) sıcaklık denir. Canlılar içinde bulunduğu ortamın
sıcaklığından etkilenirler. Çünkü, canlıların enzimleri çevre sıcaklığından
etkilenir.
pH:
Her enzimin çalıştığı optimum bir pH
derecesi vardır. Örneğin, proteinleri sindirme görevi olan pepsin enzimi, pH2'de
çalışırken, nişastayı parçalayan amilaz enzimi pH 7, yağı parçalayan lipaz enzimi ise pH 7,8'de çalışır.
Enzim Miktarı :
Biyolojik ortamlarda enzim yoksa faaliyet
olmaz. Enzim miktarı arttıkça, enzim faaliyeti de artar. Ortamda substrat
bitmişse enzim faaliyeti durur. Substrat ilavesi ise enzim faaliyetini yeniden
başlatır.
Substrat Yüzeyi:
Substrat yüzeyi arttıkça, enzimin etki
edeceği yüzey de arttığından enzim faaliyeti doğru orantılı olarak artar.
Besinlerin ağızdaki dişler tarafından
parçalanmasının nedeni, sindirim enzimlerinin etki edeceği substrat yüzeyini
arttırmaktır.
Ayni şekilde safra kesesinden salgılanan
safra tuzları yağların fiziksel olarak parçalanmasını ve yüzeylerinin artmasını
sağlar. Bu sayede lipazın yağlar üzerine etkisini kolaylaştırır.
Substrat Miktarı :
Sabit miktarda enzim bulunan bir ortamda,
substrat yok ise tepkime olmaz.
Çok fazla substrat ilavesi durumunda, ilk
başta tepkime hızı artmaya başlar, belli bir noktadan sonra tepkime sabit hızla
devam eder. çünkü bu noktada, tüm enzimler substratla kompleks oluşturarak doymuş
hale gelirler.
Aktivatör ve inhibitörler:
Bazı maddeler, enzimin substratla yüzey
uyumu göstermesini kolaylaştırırlar. Bu maddelere aktivatörler denir. Cıva,
kurşun gibi ağır metal iyonları, arsenik, siyanür gibi bazı kimyasal maddeler
ve akrep, yılan zehiri gibi zehirler de enzimin çalışmasını engeller. Böyle
maddelere inhibitörler veya enzim zehirleri denir.
Su:
Her hücrenin belirli bir su yoğunluğu
vardır. Enzimlerin iş görebilmesi için genel olarak ortamda %15 su
bulunmalıdır. Su, hidroliz enzimlerinin görev yapması için de gereklidir.
Enzimlerin
Özellikleri :
-Enzimler tepkimenin aktivasyon
enerjisini azaltır.
-Enzimsiz biyolojik olay yoktur.
Her tepkimenin ayrı enzimi vardır.
-Farklı
enzimler, aynı ön maddeden
farklı ürünler oluştururlar.
-Enzimler katalizör
özelliklerinden dolayı
tepkime sırasında
harcanmazlar.
Aynı tip
tepkimede sonsuz kez iş
görürler.
-Enzimler iki
yönlü çalışırlar (Sindirim
enzimleri hariç)
-Enzimi
etkileyen her şey, canlıyı da etkiler.
-Enzim
sentezini ribozomlar gerçekleştirir.
-Bir enzimin
ürünü, başka bir enzimin
substratdır.
-Enzimin
çalışmasını; sıcaklık, pH, enzim miktarı, substrat yüzeyi,
inhibitör ve aktivatörler etkiler.
-Canlının enzim çeşidi
arttıkça kompleksliğide artar.
-Enzimler hücre içinde veya
dışında iş görürler. Her hücre enzimleri kendisi
hücre içinde
yapar. Bir hücre dışarıdan enzim alamaz.
-Enzimle substrat
anahtar-kilit gibi birleşirler.
-Enzimlerin
farklı olmasının nedeni protein kısımlarının oluşturan amino
asitleri
farklı dizilmesidir.
Vitaminlerin Özellikleri:
-Vitaminlerin
hepsinin yapısında C-H-O bulunur.
-Tüm vitamin
çeşitleri bitkisel hücrelerde yapılır.
-Apo-enzimler
tepkime sırasında değişmedikleri halde ko-enzimler değişir ve harcanırlar. Bu
yüzden vücudun vitamin ihtiyacı devamlıdır.
-Vitaminler
enerji verici molekül olarak kullanılmazlar.
-Vitaminler,
hücre zarından geçebilecek kadar küçük olduklarından vitaminlerin sindirimi
olmaz.
-Suda eriyen vitaminler
-Yağda eriyen vitaminler
Suda Eriyen Vitaminler:
Bunlar C ve B grubu vitaminlerdir.
Bunların fazlası depolanmaz, vücuttan atılır.
C vitamini (Askorbik Asit)
B vitaminler Grubu:
B1 (Tiamin)
B2 (Riboflavin)
B5 (Nikotinik asit)
B6 (Pridoksin)
B12(Kobalamin)
C Vitamini (Askorbik Asit):
-Yeşil bitkilerde bol bulunan bir
vitamindir. Hücrede hidrojen taşınmasında iş gören enzimlere yardım eder.
- Kansızlıkta, hemoglobin oluşumunda,
hücreler arası madde oluşumunda, yaralanın iyileşmesinde etkilidir. Kılcal
damar şekerinin yapimi için gereklidir.
- Eksikliği kansızlık ve dış etlerinde kanamaya
yol açan "skorbit hastalığına neden olur.
B1(Tiamin)
-Tahılların kabuğunda bulunur.
- Eksikliği "Beriberi"
hastalığına neden olur. Beriberi hastalığında, yorgunluk, iştahsızlık, kas
krampları, kas ve sinir zayıflaması görülür.
B2 (Riboflavin):
- Karaciğer, et, süt, yumurta sarısı,
meyve ve sebzelerde bulunur.
- Eksikliğinde büyüme ve gelişme bozukluğu
ile göz ve sinir sisteminde bozukluklar oluşur.
B5 (Nikotinik
Asit):
- Karaciğer, böbrek ve tahılların
kabuğunda bulunur.
- Eksikliği "Pellegra" hastalığına
neden olur. Pellegra hastalığında, vücudun güneş ışığı gören bölgelerinde kırmızı deri yanığı oluşur.
B6 (Pridoksin):
- Et, süt, yumurta ile tahıllarda bulunur.
- Eksikliğinde kansızlık, kas krampları,
deri iltihapları ve gelişmede gecikme görülür.
B12 (Kobalamin):
- Maya, buğday ve sebzelerde bulunur.
Ayrıca, barsakta mutual yaşayan bakterliler tarafından sentezlenir. Alyuvar
oluşumunu sağlar.
- Eksikliğinde "anemi" denilen
kansızlık hastalığı görülür.
Yağda Eriyen Vitaminler:
Bunlar vücutta depolandıkları için fazla
alınmaları zararlıdır.
Bu vitaminler şunlardır:
A Vitamini
D Vitamini
E Vitamini
K Vitamini
A Vitamini:
- Et, yumurta, karaciğer ve bitkilerde
bulunur. Havuçtaki pro-A- vitamini olan karoten karaciğerde A vitaminine
dönüşür.
- Eksikliği "gece körlüğü" ne
neden olur ve bulaşıcı hastalıklara yakalanma riskini arttırır.
- Fazla alınması zehirlenmeye neden olur.
D Vitamini:
- Balıkyağı, süt ve yumurtada bulunur.
Besinlerle alınan D vitamini öncüleri, deride güneşten gelen ultraviyole
kanalıyla D vitaminine dönüşür.
- D vitamini kalsiyum ve fosfor
metabolizmasında etkilidir.
- D vitamini kalsiyumun kemikte
tutulmasını sağlar.
- Eksikliği "Raşitizm" denilen
hastalığa neden olur.
E Vitamini:
- Et, karaciğer, süt ve sebzelerde bulunur.
- Eksikliği hayvanlarda kısırlığa neden
olur. Gebeliğin devamını sağlayan bir vitamindir.
K Vitamini:
Barsakta mutual yaşayan bakterileri
tarafından sentezlenir. Ayrıca yeşil yapraklı bitkilerde bulunur.
ATP Özellikleri :
-Hücre içinde üretilir ve sadece hücre
içinde kullanılır. Depolanmaz, kullanacağı anda üretilir ve tüketilir ( Difüzyon ve hidroliz olayları hariç ) tüm metabolizma olaylarında kullanılır.
-Kullanıldığı her olayda enzimler de iş
görür. Bir nükleotitdir.
Sentezi
dehidrasyon, yıkımı hidroliz olayıdır. Yapımı endergoniktir. (Enerji alan )
Yıkımı eksergoniktir. ( Enerji veren)
ATP'nin Yapısı:
ATP'nin
yapısındaki organik kısımlar (azotlu baz olan adenin ve bir pentoz olan riboz)
fotosentezle üretilir. Heterotrof canlılar adenini ve ribozu dışardan hazır
olarak alırken, ototrof canlılar bunları kendileri sentezler. (Sentez ile
yapım, anabolizma, özümleme sözcükleri eşanlamlı kullanılır.)
ATP Sentezi:
-ATP sentezine fosforilasyon denir.
- Bir bitkide fosforilasyon çeşitlerinin
hepsi GÜNDÜZ gerçekleşir. GECE ise fotofosforilasyon olmaz, diğer fosforilasyon
çeşitleri gerçekleşir.
- Fermentasyonla enerji üreten canlılarda
her zaman substrat düzeyinde fosforilasyon olur.
- Oksijenli solunum yapan canlılarda
substrat düzeyinde fosforilasyon ve oksijenli fosforilasyon her zaman
gerçekleşir. Sentez işinde kullanılan enerji çeşidine göre üç çeşit
fosforilasyon vardır.
Fotofosforilasyon:
Fotofosforilasyonda kullanılan enerji;
ışıktır. Klorofil taşıyan prokaryot hücrelerde sitoplazmada, ökaryot hücrelerde
kloroplastın granumu içinde gerçekleşir. Bu olayda elektron taşıma sistemi
kullanılır. Fotofosforilasyon fotosentez olayının aydınlık evresidir ve bu olay
sadece ışıklı zamanlarda gerçekleşir.
Substrat Düzeyinde Fosforilasyon
-Substrat düzeyinde fosforilasyonda kullanılan enerji kaynağı maddelerde ki kimyasal bağ enerjisidir.
-Bu fosforilasyonda
tepkime, substrat ile enzim
arasında geçtiği için bu tepkimeye substrat düzeyinde fosforilasyon denilmiştir.
-Substrat
düzeyinde fosforilasyon, tüm canlı hücrelerde görülür. Farmantasyon yapan basit
maya bakterileri ise sadece bu yolla enerji sağlar.
-Substrat
düzeyinde fosforilasyonda oksijen ve elektron taşıma sistemi kullanılmaz.
-Substrat
düzeyinde fosforilasyonda organik madde tamamen parçalanmadığı için ATP kazancı
azdır.
-Substrat
düzeyinde fosforilasyon evrimde ilk olarak ortaya çıkmıştır.
Hipotezler
:
İlk canlının
dünyada nasıl ortaya çıktığı ile ilgili çeşitli görüşler ileri sürülmüştür.
Bunlardan en dikkati çekeni ototrof ve heterotrof hipotezlerdir.
-Ototrof
hipotezi
-heterotrof
hipotezi
Ototrof Hipotezi: Bu
hipoteze göre ilk oluşan canlı ototroftur. Çünkü, bugün yaşayan tüm
heterotrof
canlıların besin kaynağı ototroflardır.
heterotrof Hipotezi:
Bu hipotezin temel var sayımı, ilk canlı
ilkel yer küre şartlarında basit olarak ortaya çıkmıştır. heterotrof canlı
ortaya çıkmadan önce kimyasal evrimine organik maddeler oluşmuştur. Kimyasal
evrimden sonra biyolojik evrim başlamıştır. İlkel atmosferde eğer oksijen gazi
bulunsaydı, bugünkü canlılar oluşamazdı. Çünkü oksijen, oluşan moleküllerin
yanmasına neden olacağı için canlılığın oluşmasına engel olacaktı.
Organik
maddelerdeki kimyasal bağ enerjisinin ATP ye dönüşmesine solunum denir.
Tüm hücreler
metabolizmaları için gerekli enerjiyi solunumla sağlar. Bazı canlılar
solunumları sırasında oksijen kullanır.
Bunlara oksijenli (Aerobik) solunum yapan canlılar demir.
Bunlar bitkiler ve hayvanlardır. Bazı canlılar ise solunum sırasında oksijen
kullanmaz. Bunlara da oksijensiz (anaerobik solunum yapan canlılar denir.
Örneğin ; maya bakterileri ve maya mantarları gibi.
Solunuma girmeden
önce karbonhidratlar monosakkaritlerle yağlar yağ asidi ve gliserola,
proteinlerde amino asitlere dönüşür. Kısaca makro moleküller alt birimlerine dönüşür.
GLİKOLİZ : Solunumda kullanılan organik madde
glikoz ise oksijen kullanılsa da kullanılmasa da glikoliz denilen bir evre
görülür. Denklemi aşağıdaki gibidir.
Glikoz + 2 ATP Glikolizle ilgili enzimler 4 ATP + 2 Pirüvat + 2
NADH2
Bir glikoz
molekülünün yıkımı sırasında 2 ATP kullanılır. Glikoliz sonucunda 4 ATP
üretildiği için net 2 ATP kazanç olur. Glikoliz ürünü olarak 4 ATP ye ilaveten
2 Pirüvat ve 2 NAD H2 oluşur.
Glikoliz tüm
canlıların hücre sitoplazmasında oksijen olsada olmasa da gerçekleşir. Glikolizde iş
gören enzimler vardır.
Oksijensiz
şartlarda organik besinlerdeki kimyasal bağ enerjisinin ATP ye çevrilmesi
demektir. Genellikle enerji ihtiyacı az olan (maya bakterileri) basit
canlılarda görülür. Canlılarda bulunan enzim farklılıklarına göre glikolizden
sonra farklı alkol veya asit çeşitlerdi oluşabilir. Canlının fermantasyon
yapmaktaki amacı ATP sentez etmektir.
Fermantasyonun
asıl enerji kazancı glikoliz evresinde sağlanan net 2 ATP dir.
Pirüvattan
sonraki evrede ATP kazancı olmamasına rağmen tepkime devam eder. Çünkü ortamda
pirüvatan birikmesi (NAD’nin) serbest kalmasını engellediği için canlıya zarar
verir.
Glikoz + 2 ATP 4 ATP + 2 Pirüvat + 2 NADH2
FERMANTASYON
OLAYI
Fermantasyon enerji kazancı azdır. Çünkü glikozun yıkımı tam olmamıştır. Ve
oluşan ürünler de alkol asit hala bol miktarda kimyasal bağ enerjisi mevcuttur.
Oluşan son ürünlere göre fermantasyon 2 çeşittir.
A-)
Asit fermantasyon B-) Alkol Fermantasyonu
A-) Asit Fermantasyonu : Glikozsun yıkımı sonucu oluşan ürünleri
asetik asit laktik asit, sitrik asit gibi maddelerdir. Örneğin laktik asidin CO2
ve H2O ya parçalanmasıyla ATP kazancı olur.
B-) Alkol fermantasyonu : Glikozun yıkımı sonucu etil alkol metin
alkol, butil alkol gibi yan ürünler oluşur. Bu olaya alkol fermantasyonu denir.
Alkol
fermantasyonuna aşağıdaki örnekler verilir.
1-) Üzüm suyundan
şarap yapımı
2-) Elma, muz ve
vişneden likör yapımı
3-) Sütten Peynir
ve yoğurt yapımı
4-) Hamurun
mayalanması
ÖZEL NOT : Reçel, Pekmez, Salça, pestil, yapımı
fermantasyon olayı değildir. Kaynatma sonucunda olur.
Bunlardan
sıcaklık enzimlerle, canlı hücre sayısı ve oluşan yan ürün miktarı fermantasyonu
yapan hücrelerle ilgilidir. Kısaca
a) Sıcaklık b)
Canlı Hücre sayısı c) Oluşan Yan ürün
A) SICAKLIK
: Fermantasyon yapan
maya hücrelerindeki enzimler ortam sıcaklığından etkilendiği için sıcaklığın
enzimlere etkisiyle fermantasyon etkisinin grafikleri aynıdır. Fermantasyon Hızı
Sıcaklık
B) CANLI HÜCRE SAYISI;hücre sayısı artıkça buna paralel olarak
enzim oranı artacağı için fermantasyon
hızı hücre sayısı ile doğru orantılı artar
Fermantasyon Hızı
Canlı hücre sayısı
C)
D)
OLUŞAN YAN ÜRÜN: ortamdan oluşan CO2 ortam
basıncını artırdığı için, yan ürünlerden alkol ve asitlerin artışı ise hücreleri öldürdüğü için hızı
azaltır
Fermantasyon Hızı
Zaman (oluşan yan ürünler)
OKSİJENLİ SOLUNUM
Kimyasal bağ enerjisine sahip organik moleküllerin O2
varlığından parçalanarak ATP’ye dönüşmesidir. Oksijenli solunumda besinler, CO2
ve H2O ya kadar parçalanırlar.
Oksijenli solunuma giren molekül
glikozda ise olayı aşağıdaki gibi özetleyebiliriz.
O2’li Solunum Tepkimeleri
1)
–Glikoz (Glikoz Yıkımı)
2)
Krebs çemberi (Karbon yolu)
3)
E.T.S. Elektron Taşıma sistemi (Hidrojen Yolu)
Glikoz
+ 2 ATP ® 4 ATP + 2 Pirüvat + 2 NAD
H2
Glikoliz : Bu evre
hücre sitoplazmasında geçer subsrat yüzeyinde fosforilasyon 4 ATP (net 2 ATP)
elde edilir.
Glikoz + 2 ATP 4 ATP + 2 Pirüvat + 2 NAD H2
Krebs Çemberi : Bu olay prokaryot hücrelerde sitoplazmada
ökaryot hücrelerde ise mitokondri sıvısında (matriks) geçer krebs çemberlerinin
asıl amacı glikozdaki karbon ve O2 leri CO2 şeklinde
atarak hidrojenleri seçmektir.
Elektron Taşıma Sistemi
(ETS)
Krebs :
SONUÇ :
FERMANTASYON VE O2
Lİ SOLUNUMUN KARŞILAŞTIRILMASI
Fermentasyon
Oksijenli
Solunum
- Oksijen Kullanılmaz |
- Oksijen kullanılır. |
- sitoplazmada geçer |
- Stoplazma ve mitokondride gelir. |
- Yıkım Tam değildir oluşan |
- Yıkım tamdır Oluşan Ürünlerde enerji
yoktur |
Ürünlerde enerji boldur |
- H2O ve CO 2 oluşur. |
- Alkol, Asit, CO2 oluşur |
- Substrat yüzeyinde fosforilasyon +
oksidatif fosforilasyonla ATP üretilir. |
- Enerji İhtiyacı çok olan canlılarda
görülür. |
|
-
Enerji
İhtiyacı az, basit canlılarda görülür.
-
E.T.S
kullanılmaz |
- E.T.S. Kullanılır. |
FERMANTASYON İLE
SOLUNUMUN ORTAK YÖNLERİ
-
Yıkım olayıdır.
-
Enzimler
eşliğinde olur.
-
Sıcaklıktan
etkilenirler.
-
Sıcaklık ve CO2
oluştururlar
-
Glikoliz
tepkimeleri her ikisinde de vardır.
-
Enerji
dönüşümü (Kimyasal bağ enerjisini ATP ye çevirirler)
-
FOTOSENTEZ VE SOLUNUM KARŞILAŞTIRILMASI
Fotosentez Solunum
Ökaryotlarda kloroplast, prokaryotlarda
sitoplazma içinde geçer |
- Ökaryotlarda mitokondri,
Prokaryotlarda sitoplazma içinde geçer |
- Klorofilli canlılarda görülür,
klorofil kullanılır. |
- Tüm canlılarda görülür. Klorofil
kullanılmaz |
- Sadece ışıklı ortamlarda gerçekleşir.
|
- Gece ve gündüz devamlı gerçekleşir. |
- CO2 ve H2O
kullanılarak organik moleküller yapılır. |
- Organik moleküller CO2 ve
H2O ya kadar yıkılır. |
-Anabolizma olayıdır. |
- Katabolizma olayıdır. |
-Fotofosforilasyonla ATP elde edilir. |
-
Oksidadif
fosforilasyonla ATP Elde edilir. |
-Işık Enerjisi → ATP →
Kimyasal Bağ Enerjisi şeklinde
dönüşümü yapılır -Ferrodoksin,plastokinon,stokromlar kullanılır -ETS’dengeçen,elektron,klorofilin
elektronudur. |
-NAD, FAD, Sitokromlar kullanılır. ETS’den geçen,elektron glikozun
yapısından kademe kademe ayrılan hidrojenin elektronudur. |
-ATP sentezi yapılır
-Enzimler kullanılır
-Isıdan etkilenirler
-Isı açığa çıkar
FOTOSENTEZ –
SOLUNUM İLİŞKİSİ
Fotofosforilasyon sadece ışık
varlığında gerçekleşir. Dünya döndüğünden, klorofilli canlılar gündüz elde
ettikleri ATP’yi gece kullanmak üzere organik besinlerde kimyasal bağ enerjisi
hayvanların solunumunda da kullanılır. Kısaca bitki ve hayvanların tümü enerji
gereksinimlerinin asıl kaynağı güneştir. Güneş olmazsa bitki ve hayvanlarda
olmaz.
IŞIK Þ Þ ~ ~ ® ® BİYOLOJİK
ENERJİ ATP KİMYASAL
BAĞ ATP
SERBEST ENERJİ
Fotosentez
ve solunum arasındaki ilişki de özellikle ototrof canlılar ışık enerjisini
kimyasal bağ enerjisine çevirirler. Yani CO2 alır, O2verirerler.
Solunum esnasında ise O2 ve H2O fotosentez ve solunum
olayları arasında katalizör (Aktivasyon enerjisini en düşük seviye tutan)
görevi görür.
Bitki ve hayvan hücrelerinin her ikisinde
de bulunur. Hücre zarının görevi hücrenin madde alış – verişini sağlayan yarı
geçirgen semipermiabl bir zardır. Bu zarın kalınlığı yaklaşık 75 – 120 A°
arasındadır.
1-) Hücre zarının
yapısı
2-) Hücre zarının
görevi
3-) Hücre
zarından madde geçişi
1-)
Hücre zarının yapısı : Hücre
zarının yapısı akıcı mozaik birim zar modeli ile açıklanmıştır. Hücre zarının
önemli bazı görevleri vardır.
2-) Hücre zarının Görevi : Glikoproteinlerin iki görevi vardır.
* Hücreye
alınacak maddenin seçilmesini, yani seçici geçirgenliği sağlar.
* Hücrelerin
birbirlerini tanımasını, örneğin doku reddini veya doku kabulünü sağlar Her
canlının hücre zarının kimyasal özelliği farklıdır. Bu fark, farklı canlılarda
zordaki proteinlerin farklı olmasındandır.
Her hücrenin zarı, protein,
fosfolipid ve glikoproteinlerin dağılımına ve sayısına göre farklılık gösterir.
1-) Hücreye alınacak maddeyi belirler (Seçici
geçirgenlik).
2-) Komşu ve yabancı hücreleri tanır (immunobiyoloji)
3-) Hormonları
düzenleyici görevi vadır.
4-) Ozmotik
düzenleyici görevi vardır.
5-) Uyarı iletimi
yapar (sinir aksonlarında olduğu gibi)
6-) ATP az
enzimini taşır.
7-) Ekzositozla
hücreden salgı çıkışını sağlar.
8-) Pinositoz veya fogositoz
yaparak büyük moleküllerin hücre içine alınmasını sağlar.
3-) Hücre Zarından Madde Geçişi
1-) Pasif geçiş 3-) Pinositoz - fogositoz
2- Aktif taşıma 4-) Ozmotik değer ve Emme Kuvveti
5-) İzotonik,
Hipertonik ve Hipotonik Ortamlar
6-) Ozmotik
basıncın etkili olduğu alanlar.
1-) Pasif
Taşama : Moleküllerin çok yoğun bulundukları ortam dan az yoğun
bulundukları ortama veya hiç bulunmadıkları ortama (eşitlik sağlanıncaya kadar)
geçişidir.
Hücreden pasif
taşıma ile madde geçişi 3 çeşittir.
a) Diyaliz b) Ozmoz c) Kolaylaştırılmış Difüzyon
a)
Diyaliz :
Bir süzme,
süzülme olayıdır. Ortamın sıvı olması gerekir. Düfizyonda süzme olayı yoktur.
Eğer hücre
zarında geçen çözünmüş madde ise buna diyaliz denir. Kısaca diyaliz eriyenin
(çözünenin) diffüzyonudur.
b) Ozmoz : Canlılarda maddelerin hücrelere giriş –
çıkışı, su ile birlikte olduğundan suyun geçişini belirlemek amacıyla bu olaya
ozmoz denir. Şekilde görüldüğü gibi, suyun yoğunluğunu azaltan içinde eriyen
madde miktarıdır. Nitekim şeker, tuz ve
protein suda çözündüğü için suyun derişimini azaltır.
Halbuki IV,V,VI,
numaralı tüplerde suların yoğunlukları aynıdır. Çünkü kum ve nişasta suda
erimediği için suyun yoğunluğunu etkilemez. Bu yüzden bu üç tüpteki su
yoğunluğu %100’dür.
Taşıyıcı
moleküller difüzyonu kolaylaştırdığı için bu isim verilmiştir. Kolaylaştırılmış
difüzyonda enerji harcanmaz. Moleküllerin geçişi çok yoğundan az yoğuna doğrudur.
- Küçük
moleküller büyük moleküllerden kolay geçer. Örneğin: dipeptitler, disakkoritler
ve daha büyük moleküller zardan geçemez metil alkol etil alkolden daha kolay
geçerken, su bu iki molekülden daha hızlı geçer.
Tüm hücre zarları
su için tam geçirgendir.
-
Nötr
atomlar, yüklü olanlardan kolay geçer.
-
Yağda
eriyen vitaminler, örneğin A,D,E,K vitaminleri yağda erimeyenlerden daha kolay
geçer.
-
Difüzyon
yapan yüzeyin genişliği ne kadar fazla ise Difüzyon o derece kolay ve çabuk
olur. Bu yüzden canlılarda hücreye girişi kolaylaştıran çeşitli Difüzyon
yüzeyleri evrimleşmiştir.
Örneğin
balıklardaki solungaç iplikleri akciğerlerdeki alveol kesecikleri 20 – 100m2
parmak şeklinde olan tümürler 30 – 40 m2
lik emme yüzeyi oluştururlar.
Bir cam şişenin içerisinde
katı boyanın erimesi yada odada parfümün yayılması tipik bir difüzyonu temsil
eder.
2) AKTİF TAŞIMA –
Zardan
geçebilecek büyüklükteki moleküllerin difüzyonun tersi bir olayla bulunduğu
ortamdan başka bir ortama taşınması olayında enerji (ATP) kullanılır. Bu olaya
aktif taşıma denir.
Aktif taşımanın
özellikleri şunlardır.
1-) Sadece canlı
hücrelerde görülür.
2-) Moleküller az
yoğundan çok yoğuna doğru geçer.
3-) ATP
kullanılır.
4-) Taşıyıcı
moleküller görev alır.
5-) Enzimler
görev alır.
6-) Sadece küçük
moleküller ve monomerler için geçerlidir.
Aktif
Taşımaya Örnek;
Sinir hücrelerindeki Na+ ve K+ pompası
Bir hücre
canlıysa aktif taşıma yapabilir. Ör; sinir hücrelerindeki Na+ ve K+ dengesi
aktif taşıma ile enerji (ATP) harcanarak Na+ ve K+ pompası denilen sistemle
normalde Na+ iyonları hücre içinde K+ iyonları ise hücre dışında yoğun olduğu
halde taşıyıcı moleküller tarafından Na+ iyonları hücre dışına çıkarılırken
aynı taşıyıcı molekül hücre dışındaki konsantrasyonu daha çok olan K+
iyonlarını da hücre içine sürekli taşıyarak normal bir sinir hücresinde Na+
iyonları hücre içinde daha yoğun olduğu halde dışarıda K+ iyonları çok
yoğundur. Aktif taşıma ile dışarıdaki K+ iyonları hücre içine alınır. Bu
dinamik ve aktif taşıma ve taşıyıcı molekülleri ile hücre içindeki K+ iyonları
yoğunluğu çok yüksek hücre dışındaki Na+ iyonları daha yoğun hale gelir.
Böylece normal bir sinir hücresinin sitoplazmasında Na+ ve dışında k+ iyonları
daha yoğundur. Aktif taşıma vasıtasıyla bu yoğunluk tam tersine döner.
ADP + Pi Na+ Na++
Tn ® No++ TM ® Na+
3-) Pinositoz
ve Fagositoz
1-) Büyük
moleküllerin zardan difüzyonla geçebilmeleri için sindrimle monomerlerine kadar
parçalanırlar
2-) Sindirimle
parçalandıkları zaman yapısının bozulmasıyla özelliğini yitirecek olan enzim
hormon gibi maddeler, oldukları gibi hücre içine alınırlar (Endositoz)
Veya hücre dışına
atılırlar (Ekzositoz), Hücre içine alınan maddenin sıvı veya katı oluşuna göre
2’ çeşit endositoz olayı vardır.
A) Pinositoz
B) Fagositoz
A) Pinositoz: Suda çözünmüş olan büyük moleküllerin
hücre içine alınması olayına denir. Bitki hücreleri pinositoz yapmaz. Protein,
enzim ve hormon gibi büyük moleküller suda çözünmüş halde bulunabilirler.
Bunların hücre içine alınmaları sırasında zar içeriye doğru çöker. Böylece
büyük moleküller hücre zarından geçiş yaparlar.
3-) Fagositoz : Hücre zarından geçemeyecek, büyüklükteki
kat moleküllerin hücre içine alınması olayına fagositoz denir. Bitki hücreleri
fagositoz yapmaz. Fagositoz denir. Bitki hücreleri fagositoz yapmak. Fagositoz
özellikle sıvı ortamlarda yaşayan tek hücreli canlılarda, kandaki akyuvar
hücrelerinde görülür. Hücre içine alınan katı madde fagositoz cep oluşturur. Bu
cep hücre içinde besin kofulu halini alır. Hücre içi sindirimi sağlayan
organellerden lizozomlar bezin kofulu ile birleşir.
4-)
Osmotik Değer ve Emme Kuvveti
Hücre içinde çözünmüş halde bulunan
inorganik maddelerle organik maddeler hücre sitoplazmasının su yüzdesini
azaltarak organik maddeler hücre sitoplazmasının su yüzdesini azaltarak hücreye
emme kuvveti kazandırır. Buna hücrenin Ozmotik değeri denir.
Aktif Taşımanın sinir hücresindeki Na+ ve k+ pompası
5-) İzonotik Hipotonik Hipertonik
Ortamlar
bir hücreyi kendi
ozmolar değerine eşit bir sıvı içine koyarsak hücre hacminde bir değişiklik
olmaz. Eğer hücre ozmolaritesi kendisinden daha düşük bir sıvı içine konursa su
hücre içine su girer ve hücre şişer. Eğer hücre ozmolaritesi yüksek sıvı içine
konursa (daha yoğun hücreden dışarı su çıkar ve hücre büzülür.
a) İzotonik Ortam
b) Hipertonik Ortam
c) Hipotonik Ortam
a) İzotonik Ortam : Hücrenin osmotik değerine eşit Ozmotik değere
sahip ortama izotonik ortam denir. Hücrenin içinde bulunduğu çözelti ve hücrenin
kendi sitoplazma çözeltisinin yoğunlukları denk olduğu için pasif taşıma ile
bile hücre içine giren ve çıkan molekül sayısı dengededir.
Örneğin insan kan
hücresinin içindeki yoğunluk, ile kan plazması yoğunluğu ve doku sıvılarının
yoğunlukları, izotoniktir.
b) Hipertonik Ortam : Ozmotik değeri fazla ve doku hücrelerinin sitoplazma
yoğunlukları denir. Suda çözünmüş maddesi fazla olan ortamlara denir. İçinde
çözünmüş halde bol miktarda protein glikojen, şeker tuz bulunan çözeltilere
hipertonik ortam denir.
I-) Plazmoliz : Hipertonik çözeltiler yüksek Ozmotik
değerlerinden dolayı içine konan hücreler suyunu kaybederek büzüşürler.
Hücrenin bu büzüşmesi olayına plazma bozulması anlamında plazmolizdir.
II-) Deplazmoliz: Hipertonik ortamda plazmoliz olmuş hücrenin
izotonik ortama konduğunda su olarak homeostatik dengeye gelmesidir. Her canlı
ve hücrenin karalı, değişmez bir iç dengesi vardır. Bu değişmez iç dengeye
homeostos denir.
Hücre
metabolizması olayı sonucu oluşan artıkları atarak (özellikle böbreklerde
gerçekleşir.) veya gerekli maddeleri bularak kararlı iç çevresini korur.
c-) Hipotonik Ortam : Bazı sulu sistemlerin Ozmotik değerleri
ya çok azdır. Veya hiç yoktur. Böyle ortamlara hipotonik ortam denir.
1-) Turgor : hipotonik ortama konulan bitki hücresinde
hücre su olarak şişer ve turgor duruma gelir.
2-) Hemoliz : Hipotonik ortamda bulunan hücre eğer kan
hücresi gibi hayvansal bir hücreye hücre içine giren su hücre içinde iç basınç
oluşturur. Hücre zarı bu iç basınca karşı koyamayarak yırtılır. Kan
hücrelerinin bu durumuna hemoliz denir.
Stoplazmadaki
Organeller: Stoplazma iki kısımda incelenebilir. Bunlar sıvı kısım ve sitoplazmada
ki organellerdir. Stoplazmanın sıvı
kısmının %70’i sudur. (Yaşlanma ile birlikte su oranı azalır.) Sıvı kısmın %30
‘u ise organik ve inorganik maddelerden oluşur. sitoplazmada bulunan
organeller,
Endoplazmik
retikulum, ribozom, golgi, lizozom, koful, sentrozom, mitokondri, plastitlerdir.
Bu
organelin görevleri.
1-)
Hücre içine taşıma işlemi yapar. Bu görevlerinden dolayı vücudumuzun
damarlarına benzetebiliriz.
2-)
Granüllü Er üzerindeki ribozomlar sayesinde protein ve enzim sentezine yardım
eder.
3-)
Sentezlenen veya sentezlenecek bazı maddelerin depo yeridir.
4-)
Çekirdek zarını oluşturur. Memeli alyuvarlarında E. R. Yoktur.
Ribozom
:
Tüm
hücrelerde protein ve enzim bulunduğu için tüm hücrelerde bulunan sentezleyen
ribozomlar bulunur.
PLASTİDLER ( BİTKİSEL RENK ORGANELLERİ )
Bu
organeller bitki hücrelerine renk veren organellerdir. Plastidler, ışık mikroskobu
ile görülebilen organellerdir. Ancak iç yapıları, sadece elektron mikroskobu
ile görülebilir. Bitki hücrelerinde görev ve renklerine göre üç çeşit plastid
bulunur. Bunlar kloroplast, kromoplast ve lökoplasttır.
LÖKOPLASTIN
YAPISI VE GÖREVLERİ
Renksiz
plastidlerdir. Bitkinin kök, gövde içi bazı tohumlar ve stoma hücrelerinde
bulunurlar.
Fotosentezle
üretilen organik besinler, depolama görevleri vardır. Protein depolayan
kloroplastlara “ proteoplast” Yağ depolayanlara “Lipoplast” ve nişasta depolayanlara
“amiloplast” denir.
KROMOPLASTIN
YAPISI VE GÖREVLERİ
Limanda
olduğu gibi sarı (ksantofil) portakal ve havuçtaki gibi turuncu (karoten) ve domates
deki gibi kırmızı (Likopin) renkte olanları vardır. Karoten Pro – A
vitaminidir. Fotosentez yapmazlar. Kendilerine gelen ışığı kloroplastlara
yansıtırlar. Uzun süre ışık altında kalan plastitler birbirine dönüşürler.
Bitkilerde
yeşil, sarı, turuncu ve kırımızı renkleri plastid denilen organeller verir. Bu
renklerin haricindeki renkler koful öz suyunun PH’ına göre değişik renkler
alabilen ve “antokyan” denilen boya maddesi tarafından oluşturulur.
KLOROPLAST : Kloroplast bitkinin yeşil olan tüm kısımlarında
bulunur. Çift zarlıdır. Dış zar düz iç zar ise tilakoid denilen uzantılara
sahiptir. Tilakoidler üzerinde granumlar bulunur. Granumların arasına stoma
denilen sıvı doludur. Granum içinde Klorofil ve E.T.S. elemanları bulunur.
Stoma içinde vitaminler bulunur. Kloroplastın görevi ışık enerjisi ile
inorganik moleküllerden organik moleküller yapmaktır. Kloroplast görevi
sırasında karbon dioksit ‘CO2) ve Su (H2O) olarak oksijen
ve glikoz gibi organik maddeler üretir.
MİTOKONDRİ –
KLOROPLAST KARŞILAŞTIRILMASI
MİTOKONDRİ |
KLOROPLAST |
1/)
Solunum enzimleri yapar ve O2’li solunum yapar. |
1-)
Fotosentez enzimi kapsar ve fotosentez yapar. |
2-)
Kimyasal enerjiyi ATP’ye çevirir. |
2-)
Işık enerjisini ATP ye, ATP’yi kimyasal bağ enerjisine çevirir. |
3-)
Oksidadif fosforilasyon gerçekleşir. |
3-)
Fotofosforilasyon gerçekleşir. |
4-)
ortamdaki oksijeni azaltır ve organik besini tüketir. |
4-)
Ortalama oksijen verir ve organik besin üretip depolar. |
5-)
İçinde matriks bulunur ve iç zarı kristayı yapar. |
5-)
İçinde stroma bulunur. Ve iç zarı tilakoidi yapar. |
6-)
Klorofil yoktur. |
6-)
Klorofil vardır. |
7-) Hem
bitki hem hayvan hücresinde bulunur. |
7-)
Sadece bitki hücrelerinde bulunur. |
8-) Hem
gece hem gündüz iş görür. |
8-)
Sadece ışığın bulunduğu zamanlarda iş görür iç zarı düzdür. |
9-)
Renkli değildir. |
9-)
Renklidir. (Yeşil Renkli) |
- ORTAK
ÖZELLİKLERİ -
1-)
Kloroplast ve mitokondri prokaryotlarında bulunmaz.
2-)
Hem kloroplast hem de mitokondri çift zarlıdır.
3-)
Her iki organelinde DNA, RNA ribozomları ve E.T.S.’leri vardır.
4-)
Her iki organelde ATP üretir.
5-)
Hem kloroplast hem de mitokondri enerji dönüşümü yapar.
6-)
Her iki organelde sıcaklık değişiminden etkilenirler.
7-)
Her ikisi de tomurcuklanma şeklinde yenilenebilirler.
8-)
Her ikisi de sitoplazmada bulunur.
Kloroplastlar
genellikle fotosentezin yapıldığı organellerde fazla bulunurken mitokondri ise
solunum yapan organellerde bulunur.
GOLGİ :
Golgi
granülsüz endoplazmik retikuluma benzeyen üst üste konmuş keseciklerden
oluşmuştur. Bu keseciklerin yanında lizozom, koful ve hormon kesecikleri
bulunur.
Sperm
ve memeli alyuvarlarında golgi bulunmaz.
Görevleri
;
1-)
Koful üretmek
2-)
Hayvansal hücrelerde glikojen sentezlemek
3-)
Diğer organellerde sentezlenen hormon gibi salgıların etrafına zar çevirerek
bir çeşit paketleme yapmak .
4-)
Lizozom üretmektir.
LİZOZOM ;
Lizozomlar, golgi
veya endoplazmik retikulum’dan oluşur. İçlerinde polimerleri parçalayan
enzimler bulunur. Lizozomlar görev yönünden vücudumuzun midesine
benzetmektedirler. Hücre içindeki büyük molekülleri parçaladığı gibi fotosentez
veya pinositoz ile hücreye alınan maddeleri de parçalar.
Koful (Vokuol) :
Hücre
zarından endoplazmik retikulum, golgi veya çekirdek zarından oluşabilir. Daha
çok bitkisel hücrelerde, tek hücreli canlılarda görülebilir. Genç hayvan
hücresinde bulunmayan veya çok küçük olan kofullar yaşlanma ile birlikte
büyürler. Bitkilerde yaşlanma ile büyüyen kofullar zamanla hücre içini
doldururlar. Hücre ölür ve odunlaşırlar. Görevlerine göre 4 farklı koful çeşidi
vardır. Bunlar ; a) kontraktil koful, b) Bitkilerde besin depo etmeye yarayan
koful, c) besin kofulu ve lizozomun birleşmesiyle oluşmuş sindirimi kofulu, d)
sindirim artıkları bulunduran boşaltım kofuludur.
SENTROZOM :
Sentrozom,
çekirdeğin üzerinde hücrenin ortasına yakın olduğu için bu isim verilmiştir.
Bir sentrozom da iki sentriol bulunur. Her bir sentriol ise üçer mikrotüpçüklü
9 iplikten oluşur. Yüksek organizasyonlu bitki hücrelerinde sentrioller
bulunmaz.
GÖREVİ:
1-)
Hücre bölünmesi sırasında kendini eşleyerek hücrenin iki kutbuna giderler.
Aralarında iğ iplikçikleri oluşur. Bu iplikçikleri kromozomların sentromer
bölgelerine bağlanarak onları kutuplarına çekerler.
Yani,
hücre bölünmesinde iş görürler.
2-)
Spermin kuyruğu gibi kamçı veya sil oluşumunu sağlar.
DNA :
DNA
hücrenin yönetim merkezi ve beyni durumundadır. m RNA ve t RNA nın sentez kısmıdır.
Hem canlının kalıtsal materyalini taşır hem de içinde bulunduğu hücrenin
ihtiyaçlarını direkt ve indirekt yoldan emreder.
Hücre Duvarı : Hücre
duvarının yapısında pektin denilen bir orta lamel ile bunun üzerini kaplamış
selüloz iplikleri bulunur. Bitki türüne göre selüloz çeper içine aşağıdakiler
görülebilir.
1-)
Kütin
2-)
Odun özü lignin ve mantar özü (süberin)
1-) Kütin : Epidemis
hücreleri kütin maddesi salgılayarak kutikula tabakasını oluştururlar. Hücresel
tabiatta değildir.
Asıl
görevi bitkinin su kaybetmesini engellemektir. Bitkinin yaşadığı ortamın nemi
azaldıkça kutikula tabakasının kalınlığı artar. Şeffaf naylon torba gibi,
bitkinin yeşil ve genç olan kısımlarını örter. Kutikula ışığı geçirebildiği
halde, O2, CO2 ve H2O’nun hücreye giriş
çıkışına izin vermez.
Bu
yüzden kutikula üzerinde bu giriş çıkışı sağlayan çok küçük gözenekler (stoma)
bulunur. Bu gözenekler, açılıp, kapanma yetenekleriyle bu maddelerin giriş
çıkışını ayarlar.
Kutikula
tabakası su içinde yaşayan yosunlarda çok incedir.
2-) Lignin ve
Süberin : Lignin ve süberin yaşlanmış ölü hücrelerin selüloz
çeperleri üzerinde birikerek bitkiyi uygun olmayan çevre şartlarından korurlar.
Tek yıllık otsu bitkilerde genç bitki dallarında ve yapraklarında odunlaşma ve
mantarlaşma olmaz.
Mitokondri :
Mitokondri
çift birim zarla çevrilidir. İç zar üzerinde, solunumda iş gören E.T.S. sistem
elemanları yerleşmiştir. Daha fazla E.T.S. yerleşmesi için, iç zarın yüzeyi
krista adı verilen çıkıntılarla genişlemiştir.
Mitokondrinin
içini dolduran matriks sıvısının içinde krebs enzimleri, DNA, RNA ve ribozomlar
bulunur. Prokaryot hücrelilerde mitokondri yoktur. Gerektiğinde mitokondri,
DNA, RNA ve ribozomları sayesinde, bölünerek çoğalabilir. Mitokondri, aldığı
oksijenle organik besinleri parçalar. Enerji üretir. Organik maddedeki karbon
ve oksijen karbondioksit şeklinde çıkar.
Çekirdek :Bir
çekirdek 4 kısma ayrılabilir.
a)
Çekirdek Zarı
b)
Çekirdek Sıvısı
c)
Kromatin İplikleri
Çekirdekçik (Nukleolus)Gere
a) Çekirdek Zarı
: Çekirdek zarı, endoplazmikretukulumdan yapılmıştır. Çift zarlıdır. Dış
zar üzerinde ribozomlar bulunabilir. İç zar düzdür. Çekirdek zarı RNA gibi
büyük moleküllerin (makro molekül) çıkışı için Poelu (delikli) bir yapı
gösterir.
b) Çekirdek
Sıvısı : Çekirdeğin için doldurur. Hücre sitoplazmasında
benzer fakat nükleik asitler bakımından daha zengindir. Çekirdek sıvısında
organeller yoktur.
Fotosentez ışık enerjisi ile inorganik
maddelerden organik maddelerin yapımı demektir. Fotosentezde her türlü görünen ışık
kullanılır. Prokaryat hücreli canlılarda hücre stoplazmasında gerçekleşen
fotosentez olayı, akaryot hücre canlılarda kloroplastla gerçekleşir.
Fotosentez olayı bitki hücresinde bulunan
kloroplasta gerçekleşir. Kloroplastta bulunan klorofil pigmentinin yapısında
C,H,O,N ve Mg bulunur. Bir
bitkinin klorofil sentezleyebilmesi için ışık CO2 H2O NO3 ve FE
minarelleri gereklidir. Fe klorofilin yapısında yer almadığı halde sentezi için
şarttır.
Yaprağın Yapısı: Normal bir yaprağın en dış
yüzeyinde kutikula tabakası bulunur. Kutikula tabakası yer yer açılıp kapanma
özelliği olan gözenek yani stoma hücreleri bulunur. Stoma hücreleri açılıp
kapanma özellikleri bitkinin terleme hızını kontrol ederler. Stoma su yosunları
gibi su içi bitkilerinden hiç bulunmaz. Stomalar nilüfer gibi yaprağının alt
yüzeyi suya değen bitkilerde yaprak yüzeyinde bulunurken diğer bitkilerde
yaprağın hem üst hem de alt yüzeyinde bulunabilir.
Kurak bölge adaptasyonları
:
Bu adaptasyonların amacı topraktan daha fazla su
almak ve su kaybını azaltmaktır. Bu tür bitkilerin özellikleri şunlardır.
1.
Yapraklarında
kutikula tabakası kalın, yüzeyleri küçük ve bol tülüdür.
2.
Yaprak ve kök Ozmotik
basıncı yüksektir.
3.
Gözenekler
yaprağın alt yüzeyinde, az sayıda ve derindedir.
4.
Gözenekler bir
günün çoğu saatlerinde kapalı durumdadır.
5.
Gövdeleri kısa
ve bodurdur.
6.
Kökler
derinlerinde ve bol tüylüdür.
Fotosentezin
Kimyasal Tepkimeleri :
Fotosentez
olayı Ökaryot hücreli canlılarda (bitkilerde) kloroplastlar içinde gerçekleşir.
Prokaryot hücreli canlılar da (bakteriler mavi – yeşil algler gibi) çekirdek ve
zarlı organelleri olmayan hücrelerdir. fotosentez olayı hücre sitoplazmasında
klorofil moleküllerinin bol bulunduğu bölgede cereyan eder.
2
aşamada gerçekleşir.
1-)
Işıklı (aydınlık) Evre : Kloroplastların
granum bölgesinde cereyan eder. Işık enerjisinin bağ enerjisine dönüştüğü
yerdir.
2-)
Işıksız (Karanlık) Evre : Kloroplastların stromalarında ara madde bölgesinde) oluşur. Karbonhidratlar
ve diğer biyolojik moleküller bu evrede teşekkül eder.
Işıksız
evre Stroma (Ara madde)
Tepkimeleri
1-) Işıklı Evre :
Fotosentezin
ışıklı evre tepkimeleri kloroplastların granumları içinde geçer. Bu evre 2
aşamada gerçekleşir.
a)
Devirli Fotofosforilasyon
b)
Devirsiz Fotofosforilasyon
A)
Devirli Fotofosforilasyon : Pigment
sistemi 1 (Klorofil A) dan fırlatılan elektron sırasıyla Ferrodoksin plastokinon
sitderomlar gibi E.T.S. (elektron transport sistemlerinden) geçerek tekrar
pigment sistemi 1’e döner. Bu arada 2ATP
sentezlenir. İşte elektronun
fırlatıldığı bu döngü sistemine döndüğü için bu olaya devirli fotoforilasyon
denir.
2)
Devirsiz Fotofosforilasyon : Bu olayda 1 pigment sisteminin
uyarıldığında fırlatılan elektron ikinci pigment sistemini uyarır. 2. Pigment
sisteminde uyarılan yüksek enerjili elektron 1 pigment sisteminin E.T.S. plastokinon
ve sitokromlar aracılığıyla 1. Pigment sisteminin elektron açığını kapatır. 2.
Pigment sistemi ise parçalanan sudaki açığa çıkan elektronu kaparak kendi
elektron açığını kapatır.Parçalanan suyun hidrojenleri 2NADPH2 ye
transfer olur. Oksijeni gaz olarak havaya verilir. (Bu dört molekül suyun parçalanmasına
FOTOLİZ denir). İşte bu olaya devirsiz fotofosforilasyon denir.
![]() |
![]() |
![]() |
|||
Fotosentezin hızını etkileyen faktörler
ışık şiddeti, CO2 konsantrasyonu, sıcaklık, su miktarı ve klorofil
konsantrasyonunda fotosentezin hızını minimuma veya maksimuma en yakın değere
sahip olan faktör belirler. Buna minimum kuralı denir. Bir bitkinin büyüme hızı
ile fotosentez hızı doğru orantılıdır.
H2O+CO2
ENZİM+KLOROFİL +E.T.S+ IŞIK
C6H12(GLİKOZ)
+O2
FOTOSENTEZİN
HIZINI ETKİLEYEN FAKTÖRLERİ 2’YE AYRILIR.
A-) Genetik (iç)
Faktörler : Bitkinin kalıtımında bulunan genetik faktörlerdir.
1-) Klorofil
miktarı
2-) Yaprağın
büyük palizat parankimasının kalınlığı
3-) Kutikula
kalınlığı
4-) Gözenek
sayısı, büyüklüğü ve sıklığı
5-) Hücre
sitoplazmasındaki su ve enzim miktarı
B-)Çevresel
(Dış) faktörler :
Fotosentezi etkileyen dış faktörler a) CO2 ve H2O
yoğunluğu b) Işık şiddeti c) ortam sıcaklığı d) Ortamdaki
ışığın dalga boyu.
EKOSİSTEM : İçinde canlı ve cansızları
bulunduran, hudutları amaca göre belirlenen yaşam yerine Ekosistem denir.
Ekosistemi şu alt başlıklar altında
toplamamız mümkündür.
1-) Ekosistemde beslenme ve beslenme
çeşitleri
3-) Ekosistemde besin zinciri ve
besin piramidi.
5-) Ekosistemde populasyonlar
6-) Ekosistemde yaşam birlikleri ve hayat
toplulukları
1-) EKOSİSTEMDE
BESLENME VE BESLENME ÇEŞİTLERİ :
Canlıların yaşamlarını idame ettirmeleri ve nesillerini devam ettirmeleri için
ihtiyaç duydukları organik ve inorganik besin maddelerini bünyelerine alıp
enerji kazanmalarına denir.
OTOTROF
BESLENME : Canlının
inorganik maddelerden organik madde üreterek besinini sağlamasıdır.
Fotosentez ve kemosentez kavramları bu
beslenme biçimiyle ilişkilidir.
FOTOSENTEZ : Klorofil içeren bitkilerin güneş Işığı
(Belirli dalga boyundaki), CO2, H2O’dan karbonhidrat ve
büyük biyolojik moleküllerin üretimi olayıdır.
KEMOSENTEZ : Özellikle bakterilerin NH3, NO2,
H2S gibi bileşiklerin parçalanması sonucu açığa çıkan enerjiden
yararlanarak kimyasal bağ enerjisi oluşturmasıdır.
HETEOTROF BESLENME : Canlıların hazır diğer canlıları veya
(otorotroflar .. vb) organik artıkları kendi besini olarak kendi bünyelerine
katmalarıdır.
2-) EKOSİSTEMDE ORTAK YAŞAM
: (SİMBİYOZ)
Ekosistemde ortak yaşam 3 çeşittir.
a) Parazitlerde Yaşam: Bir canlının bütün besinlerini diğer bir
canlıdan tam olarak alırsa tam parazittir. Örnek ; Barsak solucanı, tenya.
Eğer ökse otu gibi madensel tuzlarını
üstünde bulunduğu bitkiden fotosentezi de kendisi yapıyorsa böyle canlılara da Yarı
Parazit denir.
b)Kommensal Yaşam: Kommensal yaşamda birlikte olan türlerden biri yarar
sağlar diğer tür ne fayda ne zarar
görür. Ör. Echenes denen küçük balıklar köpek balığının parçaladığı besin
artıklarını ve kırıntılarıyla beslenir.
c) Mutual Yaşam ; Örneğin bir mantar ve alg bir araya gelir
likeni oluşturur. Mantar kök ile aldığı suyu, alg ise fotosentez yaparak
birlikte mutual bir yaşam oluşturmuşlardır. Yani her iki canlıda ortak yaşamda
birbirinden yararlanmaktadırlar.
3-
EKOSİSTEMDE
BESİN ZİNCİRİ :
4-) EKOSİSTEMDE ENERJİ DÖNÜŞÜMÜ
Azot gerek ototrof gerek heterotrof
canlıların gerekse de atmosferdeki N2 baklagillerin köküne bağlayan
azobakteriler faaliyetleriyle tüm bu canlıların ölümü sonucu toprağa katılan
azot, saprofitler aracılığıyla ölü organizmalar parçalanır. Sırasıyla amonyak
bakterileri daha sonra nitrit bakterileri NO3 tuzlarını
oluştururlar.
Bitkilerde bu madensel tuzları
kökleriyle bünyelerine alırlar. Ve havadan aldığı CO2 ile fotosentez
olayı ile biyolojik moleküllere çevirirler.
POPULASYON : Belirli
bir bölgede bulunan aynı türe ait bireylerin oluşturduğu topluluktur.
Örnek : Karadeniz bölgesindeki Karaçam
Populasyonu
Sazan
Balığı Populasyonu
KOMMUNİTE
: bir alandaki yaşayan
aynı veya farklı türlerin populasyonlarının hepsine denir.
Kommunitede
ki canlılar besin zinciri itibariyle av
– avcı, besin elde etmeye karşı rekabettedirler.
BASKIN TÜR : Bir kommunitede göze en çok çarpan
populasyon olur. Örneğin : Karaçam Populasyonu
SÜKSESYON : Bir kommunitede ki baskın türün yerini
başka bir türün almasıdır. Örneğin : Orman yangınından sonra ağaçların yerini
ot ve çalıların alması.
HABİTAT
(Yaşam Yeri ) : Her
türün ekosistemde yaşadığı ve beslendiği , büyüdüğü adrestir.
EKOLOJİK NİŞ : Bir canlının yaşadığı habitat ’ta
benimsediği davranış veya gösterdiği özellikler topluluğudur. Örnek : Bir canlının düşmanlarından korunmak için
yada avını yakalaması için benimsediği davranış biçimi...... yada çam ağacının
diğer ağaç türlerine göre daha yüksekleri benimsemesi.
BİYOSFER : dünyada canlıların bulundurduğu
kommunitelerin (hava, toprak, diğer canlılar) hepsine birden denir.
HAYVANLARIN
TOPLULUK OLUŞTURMA NEDENLERİ
a) Üreme Şansını
kesinleştirmek
b) Sıcak ve
Soğuktan Korunma
c) Besin bulmada
Kolaylık
d) Savunmayı
kuvvetleştirme
EKOSİSTEMDE
YAŞAM BİRLİKLERİNİN ÖZELLİKLERİ
1-)
Yaşama birliği içindeki canlılar birbirleriyle etkileşim içindedirler ve bir
bütündürler.
2-)
Yaşama birliklerinin sınırı vardır.
3-)
Yaşama birliklerinin tabakaları vardır.
4-)
Yaşama Birliklerinden baskın türler vardır.
5-)
Yaşama birliklerinde haberleşme vardır.
6-)
Yaşama birliklerinde canlı sayısı ile kütlesi ters orantılıdır.
7-)
Yaşama birlikleri değişerek birbirlerinin yerini alabilirler.
8-)
Bazı hayvan populasyonlarındaki bireyler bir araya gelerek topluluk
oluşturabilirler.
DNA, RNA, PROTEİN SENTEZİ :
Nükleotid:
Nükleik asitler, nükleotid denilen
birimlerden oluşmuştur. Bir nükleotid, fosfat,
seker ve azotlu baz olmak üzere üç; kısımdan oluşur. Fosfat grubu, H3PO4
(fosforik asit) moleküllerinden oluşur. Yönetici moleküllerin asit özelliği
fosfat grubundan ileri gelir.
N N
N N
BAZ ŞEKER
FOSFAT
Pürinler Pürimidinler Riboz Deoksiriboz RNA ‘da
Çift halkalı Tek halkalı RNA’da
DNA’da DNA’da
Adenin (A) :DNA ve Timin (T) sadece Bulunur.
Bulunur. Bulunur.
RNA’da bulunur DNA ‘da bulunur.
Guanin (G):DNA ve Stozin (S=C): DNA ve
RNA’da bulunur. RNA’da bulunur.
Urasil
(U): sadece
RNA’da
bulunur.
Nükleotid Çeşitleri:
Nükleotidler şekerlerine veya bazlarına
göre isimlendirilebilirler.
DNA (Deoksiribonükleik Asit):
Bir insanın saç şeklinin, göz renginin,
kemik yapısının, kan grubunun ve bunun gibi bir çok özelliklerin ortaya
çıkmasında, nükleik asitlerin etkisi vardır. Bu yüzden, DNA'lara yönetici
moleküllerde denir. DMA ökaryot hücreli canlılarda çekirdek içinde bulunur ve
DNA'sını kaybeden bir hücre yaşayamaz.
Genetik Kod (Kalıtsal Bilgi):
Yeryüzündeki tüm canlılarda DNA bulunur.
Tüm canlıların DNA'sındaki çift zincirde, adenin nükleotit karşısına iki zayıf
hidrojen bağı ile timin nükleotit (A=T), guanin nükleotit karşısına ise üç
zayıf hidrojen bağı ile sitozin nükleotit (G=S) gelir. Ancak her canlının DNA'sında
bazların alt alta sıralanışı farklıdır. Alt alta sıralanmış üç nükleotit
(triplet) sentezlenecek olan protein veya enzimlerdeki amino asit çeşidini
gösterir. Bir amino asit çeşidini şifreleyen bu üçlü şifreye kalıtsal bilgi veya
genetik kod denir. Her hangi bir DNA için(A+G)/(T+S)= 1 olmasına rağmen,
bir türün normal olan tüm bireyleri için (A+T) /
(G+S) sabit bir sayıdır.
Replikasyon:
Mitoz veya mayoz hücre bölünmelerinde DNA
kendini eşler. Nitekim DNA'nın kendini eşlemesi, hücre bölünmesi öncesindeki
hazırlık evresinde (interfaz) olur. Bu yüzden DNA eşlemesi (replikasyon). hücre
bölünmesinin başlangıcı sayılır.
Deney: DNA'nın kendisini yan konumlu eşlediğini Meselson ve Stahl
adlı iki araştırmacı keşfetmiştir. Bu iki araştırmacı normal azot 14 ve ağır azot
15, azot izotopları kapsayan iki basit kültür ortamında çoğalttıkları
bakterileri ayrı iki tüp içerisine koyarak santrifüj etmişler ve çökme
durumlarını incelemişlerdir.
DNA'nın Yönetici Özelliği:
Bu konuyu anlatmak için virüsler
kullanılacaktır.
Virüs:
Virüslerin Özellikleri:
Kalıtım maddeleri (genomları) DNA veya
RNA olabilir. Sadece protein kılıf +
DNA'dan oluşurlar. Bu yapılarından dolayı kopmuş kromatin parçasına benzerler.
Hücre organelleri, sitoplazmaları, enerji üretim sistemleri ve metabolizma
enzimleri yoktur. Hem canlı (Virüslerin canlı sayılmasının
nedeni, canlı bir hücre içine girdiğinde DNA eşlemesi yapabilmeleridir.),
hem de cansız (Virüslerin cansız sayılmalarının nedeni, canlı
hücre dışında, cansızların özelliği olan kristal yapıda bulunmalarıdır.) olarak
sayılırlar.
RNA:
RNA, DNA'nın emrettiği görevleri yürüten,
tek nükleotit zincirinden oluşmuş, organik makro moleküldür. Tüm canlı
hücrelerde görevlerine göre üç çeşit RNA vardır.
-Elçi =
mesajcı RNA (mRNA)
-Taşıyıcı= transfer RNA (tRNA)
-Ribozomal RNA (rRNA)
mRNA:
DNA'dan aldığı şifre
bilgileri (DNA'nın verdiği mesajları) ribozoma götürmekle görevli elçilerdir.
mRNA' daki üç nükleotitlik birimlere KODON denir.
Her kodon (DNA' daki bir amino asidi
gösteren genetik kod' dan şifre aldığı için) bir amino asit gösterir.
-mRNA üzerinde 64 çeşit kodon bulunur. Bu kodonlardan üç tanesi durdurucu [stop)
kodonudur. Bu üç; kodon herhangi bir aminoasit çeşidini göstermez. Yani ribozom
tarafından okunmaz, Kodonlardan bir tanesi (AUG), protein veya enzim
sentezini başlatma kodonudur ve bu kodon, amino asit ;çeşitlerinden
metionini gösterir.
Bir hücrede en fazla 20 çesit amino asit bulunmasına rağmen, mRNA
da bunları gösteren 61 çeşit kodon
bulunmaktadır. Demek ki amino asidini birden fazla kodon temsil etmektedir.
Bazı Amino Asit şifreleri:
Bazı amino asitlerin DMA ve RNA şifreleri
şunlardır:
AMİNOASİT |
DHA ŞİFRESİ (kod) |
mRNA KODONU |
Metionin |
TAC |
AUG |
Alanin |
CGA-CGC-CGT |
GCU-GCG-GCA |
Arjinin» |
GGG-GCC |
CGC-CGG |
Histidin |
GTG-GTA
|
CAC-CAU |
Lizin |
TTT-TTC |
AAA-AAG |
Serin |
AGA-AGG-AGT-AGC |
UCU UCC-UCA-UCG |
Protein sentezini başlatma |
TAC |
AUG |
Protein sentezini bitirme |
AGA-AGG-AGT-AGC |
UCU UCC-UCA-UCG |
tRNA:
tRNA'nın görevi,
sitoplazmadaki amio asitleri tutarak ribozoma götürmektir. tRNA, 78-80 nükleotitden oluşmuş yonca yaprağı
şeklindedir. Diğer nükleik asitlerin en küçüğüdür. Antikodonu birbirinden farklı 61 çeşit tRNA vardır. (mRNA'daki stop
kodonlarının amino asit karşılığı olmadığından, bunlarla ilgili tRNA yoktur.)
-Bir tRNA çeşidi sadece bir amino
asit taşır.
-Bir amino asit birden fazla tRNA çeşidi
ile taşınabilir.
-Hücrede protein ve enzim sentezinin
olabilmesi için, her amino asit çeşidine karşılık en az 20 çeşit tRNA bulunmalıdır.
Sitoplazmadaki amino asitlerden kendisine
uygun olanını alan RNA, bu asidi ribozom içine taşır. Eğer kodon-antikodon
karşılaşması uygun ise, tRNA ribozoma getirdiği amino asidi bırakır ve ribozom
dışına çıkar. Bu tRNA sitoplazmadan yine aynı çeşit amino asidi yakalar.
rRNA:
Ribozomal RNA, kodon-antikodon
karşılaşmasını sağlar. rRNA ribozomun asıl yapısını oluşturur. Ökaryot
hücrelerde, çekirdekçik bölgesini oluşturan DNA kısmından oluşur. Hücrede en
çok rRNA bulunur. Hücredeki miktarlarına göre RNA çeşitleri, rRNA (%80) > tRNA (%15)
> mRNA (%5) şeklindedir.
-Çekirdekte,
mitokondride -Çekirdekte,
mitokondride, kloroplastta,
ve
kloroplastta bulunur. ribozomda
ve sitoplazmada bulunur.
-Genleri
vardır. -Genleri
yoktur.
-Genetik
şifreye sahiptir. -Sadece
şifre taşırlar.
-DNA
Hücredeki sayısı sabittir. -Hücredeki
sayısı değişkendir. Hücrede
Sadece hücre bölünmesi RNA ihtiyacı ne kadar fazla ise DNA
sırasında
kendini eşleyerek tarafından
o kadar fazla sentezlenir.
iki katına çıkar. Mitoz böIünmeden
sonra sayısı aynı kalır, mayoz
bölünmeden sonra ise yarıya iner.
-Genleri
mutasyona uğrayabilir. -Genleri
yoktur. Bozulma olsa
bile
DNA tarafından yenisi yapılır.
-Hücredeki
tüm metabolizma -Sadece
DNA’nın emrettiği görevleri
olaylarından sorumludur. yapar.
Yani hücredeki yönetici moleküldür.
Protein Sentezi:
Hücrelerin yaşamlarını sürdürebilmeleri,
öncelikle protein ve enzim sentezlenmesine bağlıdır. Hücrenin DNA'larındaki
bilgilere uygun protein sentezi, "santral dogma" adı verilen şema ile
özetlenebilir. Enzimler de protein yapısında olduğunda, enzim sentezi de
protein sentezi gibidir.
Genetik Şifrenin Ortaya Çıkışı:
Genetik şifrenin çözümü ile, DNA'daki baz
dizilişi ve bunun ürünü olan protein veya enzimdeki amino asit sırasının öğrenilmesi
sağlanmıştır.
Bakterilerde yapılan çalışmalarla,
genetik şifrenin (kod) bütün canlılarda aynı olduğu gösterilmiştir. Yani, bir
UUU şifresi, hangi canlıda olursa olsun fenilalanin amino asitini şifreler.
MUTASYON
Mutasyon: Mutasyon, DNA’daki bozulmadır. Bireyin
kalıtsal özelliklerinin ortaya çıkmasının sağlayan genetik şifre herhangi bir
nedenden dolayı (X ışını, radyasyon,
ultraviyole, bazı ilaç; ve kimyasal maddeler, ani sıcaklık değişimleri )
bozulabilir. Bu durumda DNA’nın sentezlediği protein veya enzim bozulur.
Böylece canlının, proteinden dolayı yapısı, enzimlerinden dolayı metabolizması
değişebilir. .
Varyasyon:
Bir tür içindeki bireyleri birbirinden
ayırt ettiren özelliklerin hepsidir. Varyasyona kısaca tür içi çeşitlilik
diyebiliriz. Varyasyonun nedenleri, mutasyonlar ve eşeyli üremedir.
"Bir Gen Bir Enzim" Hipotezi:
Bu hipoteze göre her enzimin sentezinden,
bir gen sorumludur. Aynı enzimleri, aynı genler sentezlediğine göre, aynı
enzimlere sahip canlılarda, aynı genler bulunur.
Eşeysiz üremenin temeli mitoz bölünmedir.
Bu yüzden eşeysiz üreme ile oluşan canlılar birbirlerine benzerler. Eşeysiz
üreyen canlılardan biri, kalıtsal özellikleri bakımından diğerine benzemiyorsa
nedeni mutasyondur. (Bireyin kalıtsal özelliklerinin ortaya çıkmasını
sağlayan, DNA'da alt alta sıralanmış olan genetik şifredir. Her hangi bir
nedenden dolayı (X ışınını, radyasyon,
ultraviyole, bazı ilaçlar, bazı kimyasal maddeler, ani sıcaklık değişmeleri
gibi) DNA'daki alt alta olan bu sıra bozulabilir. İşte bu bozulmalara mutasyon
denir. Bozulmalar sonucunda DNA'nın sentezlediği protein veya enzim bozulur.
Böylece proteinden dolayı yapısı, enzimlerinden dolayı metabolizması
değişebilir.) Eşeysiz üreme çeşitleri 4
başlık altında incelenebilir.
-Bölünerek eşeysiz üreme
-Tomurcuklanma ile eşeysiz üreme
-Sporla eşeysiz üreme
-Vejetatif (Bitkisel) eşeysiz üreme
Bölünerek Eşeysiz Üreme:
Bu tip üremede,
çekirdek içindeki kromatin maddesi kendini eşledikten sonra, önce çekirdek daha
sonra ise boğumlama ile sitoplazma bulunur. Bazı tek hücrelilerdeki mitoz
sırasında sentrozom görev almaz. Bu tip üremeye amitoz bölünmeyle üreme denir.
Prokaryot hücreli olan bakterilerde çekirdek bulunmadığından, DNA eşlemesinden
sonra boğumlanma ile hücre bölünür.
Tomurcuklanma ve Eşeysiz Üreme:
Tomurcuklanma ile
üremede, ana hücrede tomurcuklar şeklindeki uzantılar gözlenir. Daha sonra bu
tomurcuklar, ana canlıdan ayrılarak yeni canlıyı meydana getirir. Bazı
protistlerde, sölenterelerden hidrada, bazı bitkilerde ve mantarlardan olan
bira mayalarında görülür.
Sporla Eşeysiz Üreme:
Tek başına sporla üreme evresi yoktur.
Sporla eşeysiz üremeyi, eşeyli üreme takip eder.
Vejetatif (Bitkisel) Eşeysiz Üreme:
Bu üreme şekli yüksek yapılı bitkilerde
görülür. Bir bitkiden kesilen dokunun diğer bir bitkiyle birleştirilmesi (aşı),
bir bitkiden kesilen dalların toprağa dikilmesi (çelik), patates gözünden yeni
bir patates gelişmesi, gözyaşı bitkisinin yaprak kenarlarında oluşan
tomurcukların ana bitkiden ayrılarak üremesi gibi olaylar vejetatif (bitkisel)
eşeysiz üremeye örnek olarak verilebilir.
Rejenerasyon (Yenileme):
Ana canlıdan kopan bir parçanın yerine
yenisinin gelmesidir. Bu olayda hücre sayısının canlının mitoz bölünme ile
artması iş görür. Canlının evrimleşmişliği arttıkça rejenerasyon yeteneği
azalır.
Metagenezle Üreme:
Bu tip üremede, eşeysiz
üreyen dölleri, eşeyli üreyen döller takip ettiği için, bu üremeye "döl
değişimi" de denir. Metagenez de eşeysiz üreme evresi sporla üreme
evresidir.
-Karayosununda Metagenez
-Eğreltiotunda Metagenez
-Plazmodyumda Metagenez
Karayosunlarında Metagenez:
Karayosunları, damarsız
bitkilerdendir ve kara bitkileriyle su bitkileri arasındaki geçit formunu
oluştururlar. İletim demetleri olmadığından beslenmeleri difuzyonla olur. Bu
yüzden nemli bol bölgelerde yaşarlar.
Eğreltiotunda Metagenez:
Eğrelti otları, damarlı tohumsuz
bitkilerdendir. Bunlarda iletim demetleri gelişmiştir. Eğrelti otlarında spor
keseleri saprofit döl (2n) olan eğrelti bitkisinin yaprakları altındadır.
Eğrelti otundaki metagenez, karayosunundaki ile temelde aynıdır. Fakat
karayosununda iki ayrı bitki (erkek ve dişi) halindeki gametofitler, kalp
şeklindeki tek bir gametofite indirgenmiştir. Yani monoploid evre kısalmıştır.
Plazmodyumda (Sıtma Etkeninde) Metagenez:
Bu tek hücreli protistin eşeyli evresi
(döllenme + mayoz) anofel cinsi
sivrisinekte, eşeysiz evresi ise insan alyuvarı içinde geçer.
Eşeyli Üreme:
Eşeyli üremenin temeli,
mayoz, hücre bölünmesi ve döllenmedir. Eşeyli üremenin en önemli özelliği, iki
ayrı canlının birleşmesi sonucu ortaya çıkan yeni canlıda, kalıtsal
varyasyonlara neden olmasıdır. Bu yüzden eşeyli üreyen canlıların, yaşama şansı
daha yüksektir. Bunun nedeni doğal seleksiyon sonucu oluşan adaptasyonlardır.
Gamet Şekillerine Göre Eşeyli Üreme:
Gamet şekillerine göre eşeyli üreme
tipleri üç çeşittir.
1.İzogomi
2.Heterogami
3.Oogami
Konjugasyonla (Kavuşmayla) Eşeyli Üreme:
Bu üreme şeklinde eşeyli
üremenin tipik özelliği olan ayrı gamet oluşması ve döllenme görülmez. Fakat,
eşeyli üremenin en önemli özelliği olan, kalıtsal varyasyonun ortaya çıkışı,
konjugasyonla üremede görülür.
Partenogenezle Eşeyli Üreme:
Partenogenez, döllenme
olmaksızın üreme demektir. Bir kurbağa yumurtasına deneysel olarak toplu iğne
batırılırsa yumurta, bir kurbağa oluşturmak için bölünmeye başlar. Buna,
"deneysel partenogenez" denir. Partenogenez bazı eklem bacaklılarda
özellikle arılarda görülür.
TOHUMLU BİTKİLERDE EŞEYLİ
ÜREME VE GELİŞME :
Kozalaklı (Açık Tohumlu) Bitkilerde
Eşeyli Üreme:
Kozalaklı bitkilerdeki üreme
ile çiçekli (kapalı tohumlu) bitkilerdeki üreme temelde aynıdır. Ancak bazı
farklılıklar vardır. Bu farkların biri çiçek yerine kozalak içinde tohum
oluşması, diğeri ise kozalaklı bitkilerdeki tohumun çok çenekli (polikotiledon)
olmasıdır.
Çiçekli (Kapalı Tohumlu) Bitkilerde
Eşeyli Üreme:
Çiçekli bitkilerde üreme
organı, çiçek içinde bulunur. Bazı çiçeklerde sadece dişi veya erkek organ
bulunur. Bu çiçeklere eksik çiçek denir.
Bazı çiçeklerde ise erkek organ (stamen)
ile dişi organ (pistil) aynı çiçekte bulunur. Böyle çiçeklere tam çiçek
denir.
Bitkilerde tozlaşmayı
kolaylaştırmak amacıyla böcekleri cezp edici özellikler bulunur. Renkli taç
yapraklar ve koku bu özelliklerden bazılarıdır. Tam çiçekte dıştan içe doğru,
çanak yapraklar, taç yapraklar, erkek organlar ve dişi organlar bulunur.
Tohumlu bitkilerde
eşeyli üreme konusu bazı alt başlıklarda incelenebilir. Bu alt başlıklar
şunlardır:
-Erkek organ ve polen oluşumu
-Dişi organ ve yumurta oluşumu
-Tozlaşma
-Meyve
Erkek Organ:
Bir sapçık ile bunun ucundaki başçıktan
oluşmuştur. Çiçek tozları (polen) başçık içinde oluşur. Başçık içinde dört tane
polen kesesi vardır. Polen keseleri içinde binlerce polen ana hücresi (2n)
bulunur.
Başçıkta Polen 0luşumu:
Farklı tür bitkilerin polenlerinin dişi,
türe has şekillere sahiptir. Aynı şekilde, her türün dişi organının tepeciği de
türe has şekle sahiptir. Bu yüzden bir polen, kendi türünün tepeciği üzerinde
çimlenebilir.
Dişi Organ:
Genellikle çiçeğin ortasında bulunur, bir
veya daha fazla sayıda olabilir. Dişi organın ovaryumu içinde bir veya daha
fazla tohum taslağı bulunur.
Tohum Taslağı içinde Yumurta Oluşması:
Tohum taslağı içinde, 2n kromozomlu makro
spor ana hücresi vardır. Bu hücre mitoz ve mayoz hücre bölünmeleri geçirerek
yumurta oluşturur.
Tozlaşma:
Erkek organın tepeciğinde oluşan
polenlerin dişi organın tepeciğine taşınmasına "tozlaşma" denir.
Tozlaşma sonucu, tohum ve meyve oluşur.
Meyve:
Dişi organın ovaryumu gelişerek tohum
etrafındaki etli kısmı oluşturur. Etli kısım ile birlikte tohumun oluşturduğu
yapıya meyve denir.
- Ovaryumdaki tohum taslağı sayısı kadar,
meyvede tohum bulunur.
- Meyve oluşumu sırasında sadece ovaryum
gelişirse gerçek meyve oluşur. (Örnek:şeftali)
- Meyve oluşumuna çiçek tablası katılırsa
yalancı meyve oluşur. Çilek, elma, armut, incir, dut gibi meyveler, yalancı
meyvelere örnek olarak verilebilir.
- Meyve oluşumu bir dişi organdan meydana
gelmişse basit meyve (Örnek: kiraz, elma,
hurma) bir kaç dişi organdan meydana gelmişse birleşik meyve (Örnek: böğürtlen, dut) denir.
Çiçekli Bitkilerde Gelişme:
Çiçekli bitkilerde gelişme tohumun
çimlenmesi ile başlar. Tohumların uzun süre çimlenmeden bekleyebilme (uyku
hali) süreleri farklıdır. Tohum kabuğu kalın, tohumdaki su ve yağ az, nişasta
fazla ise tohum, çimlenme gücünü daha uzun süre korur.
Tohumun çimlenmesi için uygun sıcaklık,
su ve oksijen gereklidir. Tohumun ihtiyaç duyduğu besin maddeleri ise
çeneklerde vardır. Tohumda bulunan çenekler (kotiledon) endospermden besin
alarak depo ederler. Su alarak genleşen endosperm tohum kabuğunu çatlatır ve
çimlenme başlar.
-Monokotil (tek çenekli) bitkilerde
gelişme
- Dikotil (iki çenekli) bitkilerde gelişme
- Monokotil ve dikotil bitkilerin
karşılaştırılması
Monokotil (Tek çenekli) Bitkilerde
Gelişme:
Monokotil bitki tohumuna örnek olarak
mısır, zambak, arpa, buğday vb. bitki tohumları verilebilir.
Dikotil (İki Çenekli) Bitkilerde Gelişme:
Dikotil bitki tohumuna örnek olarak
baklagiller, elma, armut vb. bitki tohumları verilebilir.
Bitkisel Dokular:
HAYVANLARDA EŞEYLİ ÜREME:
Yumurta içinde bulunan vitellus (yumurta
besini = yumurta sarısı) bitki tohumunda
bulunan endospermle aynı işi görür. Farklı türlerde yumurtada bulunan
vitellusun miktarı ve dağılımı farklıdır. Bu yüzden zigotun mitoz
bölünmelerinde (segmentasyon) ve farklılaşmasında türlere göre farklılıklar
görülür. Bunun yanı sıra eşeyli üreyen hayvanlardaki döllenme olayı ve zigotun
oluşması ana hatları ile aynıdır. Hayvanın yaşadığı ortama göre iki çeşit
döllenme vardır. Bunlar dış ve iç
döllenmedir.
Yassı solucanlar ve toprak solucanlarında
hem erkek hem de dişi organ birlikte bulunur. Böyle hayvanlara
"erselik=hermafrodit" hayvanlar denir. Bazı insanlarda da anormal
olarak hermafroditlik vardır. Hermafrodit insanlar kısırdır.
Hayvanlarda Gelişme:
Gelişme olayı döllenmeden sonra, yarı
zigotun oluşmasıyla başlar. Gelişme olayı, segmentasyon, farklılaşma ve büyüme
olaylarını içine alır.
Embriyonik İndüksiyon:
Bir embriyo tabakasının
salgıladığı bir madde ile diğer bir embriyo tabakasını etkileyerek, onun
farklılaşmasına yol açmasına etkileşim (indüksiyon) denir. Bu etkileşme olayı
embriyo evresinde olduğu için buna "embriyonik indüksiyon" denir.
Spermana Embriyonik İndüksiyon Deneyi:
Embriyonik indüksiyonu ilk defa Spemann
adlı bir araştırıcı kurbağa embriyolarında göstermiştir. Spemann, embriyonik
indüksiyonu göstermek için dört ayrı deney yapmıştır.
Farklılaşma:
Embriyo gelişimi sırasında DNA'daki
kalıtsal bilginin işleyişine göre farklı proteinler sentezlenerek farklılaşma
olayı gerçekleşir. Farklılaşma olayı indüksiyon olaylar ile ilerlemesine devam
eder. Farklılaşma olayı gastrula safhasından itibaren başlar ve büyüme evresine
kadar devam eder. Farklılaşma olayları ile üç embriyo tabakasından aşağıdaki
doku, organ ve sistemler gelişir.
-Ektodermden farklılaşma ile oluşan
yapılar
-Mezodermden farklılaşma ile oluşan
yapılar
-Endodermden farklılaşma ile oluşan
yapılar
Ektodermden Farklılaşma ile 0luşan
Yapılar:
Ektoderm vücudun dışını kaplar. Vücut
dışını örten üst deri, diş minesi, derideki kil, tırnak, boynuz, tüyler,
pullar, göz ve sinir sistemi gibi yapılar ekdodermden oluşur.
Mezodermden Farklılaşma ile oluşan
yapılar:
Düz ve çizgili kaslar, iskelet ve
kıkırdak doku, boşaltım ve üreme sistemleri dolaşım sistemi gibi yapılar
mezodermden oluşur.
Endodermden Farklılaşma ile 0luşan
Yapılar:
Ağızdan anüse kadar olan sindirim
sisteminin en iç yüzeyini örten epitel, sindirim kanalından gelişen akciğerler,
karaciğer ve pankreas, kısaca vücudun en dışını örten üst deri ve üst derideki
yapılar ektodermden, vücudun en içini (sindirim borusunun içi) kaplayan epitel, endodermden ikisi arasında
kalan yapıların hepsi mezodermden farklılaşır.
Başkalaşım (Metamorfoz):
Bazı canlılarda (örnek: böcekler, balıklar, kurbağalar) yumurta
sayısı çok fazladır. Bu durumda yumurta başına düşen vitellus miktarı çok
azdır. Bu yüzden, zigotun mitoz bölünmeleri ile oluşan embriyo yumurta içindeki
gelişimini tamamlayamaz. Gelişmemiş halde ;
yumurtadan çıkan embriyo anne veya babasına benzemez. Yumurtadan çıktıktan sonra
dışarıdan beslenir ve bir şekil değişikliği (başkalaşım) geçirdikten sonra anne
veya babasına benzer. Sürüngen ve kuşlar az sayıda yumurta yaptıkları için
yumurtalarındaki besin miktarı boldur. Bu yüzden bu hayvanların türlerinde
başkalaşım olmaz, yumurtadan çıkan yavru anne veya babasına benzer.
Omurgalı Hayvanlarda Embriyo Örtüleri:
KABUK Tüm yumurta örtülerini dış etkilerden korur. Embriyonun gaz
değişimini sağlayan delikleri vardır.
AMNİYON Embriyonun etrafını çeviren bir sıvıdır.
Embriyoyu basınç sıcaklık değişimi ve mekanik etkilerden korur.
VİTELLÜS Embriyoya besin sağlayan yumurta
sarısıdır.
-Balık ve kurbağa embriyosu
-Sürüngen veya kuş embriyosu
-Memeli embriyosu
Balık ve kurbağalarda :
Dış döllenme ve dış gelişme olur.
Bunların yumurta sayıları çok olduğundan başkalaşım geçirirler. Bunların
yumurtadan çıkan yavruları (larva) suda yaşadığından, dış etkilere kara
ortamındakilerden daha az açıktırlar. Bu yüzden bunlarda yumurta kabuğu,
amniyon ve allantoyis bulunmaz. Embriyo etrafındaki su ortamı amniyon görevi
görür. Yumurta etrafında kireçli kabuk bulunmadığından artık maddeler de
doğrudan dışarı verilir.
Sürüngen ve kuşlarda :
Döllenme-dış gelişme olur. Bunlar
yumurtalarını kara ortamına bırakırlar. Bu yumurtalar, açılıncaya kadar
bırakıldıkları yerde hareketsiz olarak beklerler. Embriyo hareketi de az olduğu
için, embriyoyu koruyan amniyon kesesi memelilerdekinden küçüktür. Bu
yumurtaların etraflarında dış etmenlerden korunması için kireçli yumurta kabuğu
bulunur.
Keseli ve plasentalı memeli hayvanlarda iç
döllenme - iç gelişme olur. Bunların embriyoları anne uterusunda
gelişirler. Koruma anne tarafından olduğu için bunlarda kireçli yumurta kabuğu
bulunmaz. Hamile olan memeli hayvan hareket ettiğinden, uterusta (rahimde)
embriyonun daha iyi korunması gerekir. Bu yüzden memelilerde embriyoyu koruyan
amniyon kesesi çok gelişmiştir. Öyle ki amniyon zarı, koryon zarına çok
yaklaştığından, memelilerde yumurta akı bulunmaz. Memelilerde embriyonun
beslenmesi ve boşaltımı, anne tarafından sağlanmaktadır. Bu yüzden, beslenmeyi
sağlayan vitellus kesesi ile boşaltım maddelerinin biriktiği allantoyis, memelilerde
körelmiş halde bulunur. Memelilerde embriyo amniyon sıvısının ortasında
bulunur. Embriyo ile anne uterusu arasında göbek bağı (kordonu) bulunur. Göbek
bağının yapısında, amniyon zarı, körelmiş haldeki allantoyis ve vitellus kesesi
ile embriyoya alt atar ve toplar damarlar bulunur.
Plasenta: En dış embriyo örtüsü olan koryon, anne
uterusuna yapışıktır. Embriyonun beslenme, solunum ve boşaltımı koryon zarı
aracılığı ile olur. Embriyo ile annenin kılcal damarları arasında koryon zarı
vardır. Bu yüzden anne ile embriyonunun kanı normal şartlarda karışmaz. Anneden
embriyoya besin ve oksijen geçer. Difüzyon ve aktif taşıma ile
olur.
Difüzyonun daha kolay olabilmesi için,
koryon zarı yüzeyini genişletmek amacıyla yavru, anne uterusu içine parmak
şeklinde (villi) girintiler yapmıştır. Bu şekilde oluşan embriyonun koryonu,
embriyonun atar ve toplar damar kılcalları ile anneye alt uterusdaki atar ve
toplar damar kılcalların oluşturduğu yapıya plasenta denir. Keseli memelilerde
koryon zarı plasentayı oluşturmamıştır. Bunlarda Difüzyon yüzeyi az olduğundan,
keseli memeli embriyoları anne uterusunda yeteri kadar beslenemezler. Yavru
birey gelişimini tamamlamadan doğrulur. Yavru, doğumdan sonra anne karnındaki
keseye geçer ve kese içinde bulunan memelerden süt emerek gelişimini burada
tamamlar.
İNSANDA ÜREME VE GELİŞME :
Hamilelik :
Eğer ovulasyondan önce (10-12 günler)
çiftleşme oluşmuşsa spermalar iki günde üreme kanalındaki (fallop tüpü)
yumurtaya ulaşarak onu döller ve böylece zigot oluşur. Zigot mitoz bölünmeler
geçirerek fallop tüpü içindeki titrek tüylerin hareketiyle uterusa doğru
ilerler. Embriyo uterusa ulaştığında birkaç bin hücrelidir ve plasenta
oluşturacak durumdadır. Embriyo, plasentası progestoran hormonunun etkisiyle
uterusun kalınlaşmış tabakasına tutunur. Hamile kadında östrojen süt bezlerini
geliştirir. LTH’ın diğer bir adı süt öncüsü (Prolaktin) hormondur. Bu hormon,
hamilelikten sonra kadında süt oluşumunu sağlar. Doğum sırasında hipofizden
salgılanarak doğum sancısı oluşturan “oksitosin” hormon, doğumdan sonra bebeğin
annesini emmesi ile memeden süt salgılanmasını da sağlar.
Üreme ve Gelişmenin Evrimi
:
Aşağıda, bazı
biyologların evrim ile ilgili görüşleri verilmiştir.
Üreme evrimi :
Eşeysiz üreme Metagenez Eşeyli üreme
Monoploid evre
azaldıkça evrimleşme artar.
Ontogeni,
filogeniyi taklit eder. Bu fikre güne embriyonun anne ve uterusunda geçirdiği
değişiklikler (ontogeni) aynı canlının atasının evrimi hakkında bir bilgiye
sahip olabiliriz. Süngerler ve sölentereler evrimleri sırasında gastrula
safhasına kadar ilerleyebildiklerinden bunlarda mezoderm ve mezodermden gelişen
organlar farklılaşmamıştır.
Suda yaşayan
Evrimleşme Karada yaşam
Üreme ve Gelişmenin Evrimi :
Karada yaşayan
hayvanların embriyo evrelerinde solungaç yarıkları vardır. Bu durum, karada
yaşayan hayvanların atasının suda yaşadığını gösterir. Memeli embriyoların
allantoyis ve vitellüs kesesinin görevi yoktur. Fakat yapıların körelmiş halde
bulunması memelilerin sürüngen veya kuşlardan evrimleştiğini gösterir. Omurgalı
embriyolarının gelişmelerin bir evresinde “C” şeklinde olmaları, omurgalıların
ortak atadan evrimleştiklerini gösterir.
DOKULAR :
Bitkisel Dokular :
BİTKİSEL DOKULAR
I. Sürgen (meristem) doku II.
Değişmez = sürekli doku
2.
Koruyucu Doku
1.Uç meristem 2.Kambiyum 4.
salgı doku Periderm
3. Destek Doku
5. İletim Doku 1.Parankima Doku
Soymuk (fleom) borusu Odun (ksilem) borusu
Özümleme P.
Havalandırma P.
Depo P.
İletim P.
Sürekli Dokular:
Sürekli dokuların bazı
hücreleri bölünme yeteneğini kaybettiği için, bu dokuya değişmez (sabit
sürekli) dokular denir. Bu dokular kambiyum veya uç meristem dokularının
gelişme ve farklılaşmasından oluşurlar. Bu dokunun hücreleri büyük,
sitoplazmaları az, kofulları çoktur. Bazı hücrelerin selüloz çeperleri üzerine,
odun özü (lignin) veya mantar özü (suberin) birikerek kalınlaşmaya neden olur.
Sürekli dokuların hücreleri arasında boşluklar bulunur. Bu doku görevlerine
göre beş grupta incelenir.
-Parankima dokusu
-Koruyucu doku
-Destek doku
-İletim doku
PARANKİMA DOKUSU
a. Özümleme (Assimilasyon) Parankiması : Bitki yapraklarında, geniş gövde
ve iç dallarda bulunur. Hücrelerinde bol kloroplast kapsadıkları için görevleri
fotosentezle organik besin yapmaktır.
Yaprakta palizat ve sünger
parankiması olarak bulunurlar. Sünger parankiması hücreleri arasındaki boşluk,
palizat parankiması hücreleri arasındakinden daha büyüktür.
b. Havalandırma
Parankiması : Su ve bataklık
bitkilerinin kök ve gövdesinde bulunur. Hücre arası boşluklarında hava depo
edilir.
c. İletim Parankiması : Özümleme parankiması ile iletim
(odun-soymuk) boruları arasında bulunur ve iki doku arasında bu ve besin
iletimini sağlar.
d. Depo Parankiması : Kök, gövde, tohum ve meyvede bulunur. Yedek besin ve su depolarlar. örneğin, kışı geçiren bitkiler
besini, kaktüs ise suyu bu dokudan elde eder.
Koruyucu Doku:
Bu doku, kök, gövde ve meyvenin üzerini
örten dokudur. Bu dokudaki hücrelerin kalın olan çeperleri, alttaki ince
çeperli dokuları korur. Koruyucu doku, epidermis ve periderm olmak üzere iki
kısımda incelenir.
- Epidermis
- Periderm
Epidermis (Canlı Koruyucu Doku):
Epidermis, dermatojen hücrelerinin
farklılaşmasından meydana gelir. Bitkinin geni;, taze, yeşil kısımlarının
üzerini örter. Hücreleri arasında boşluk yoktur. Epidermis hücreleri kutin
denilen bir madde salgılayarak su geçirmeyen bir tabaka oluştururlar. Bu
tabakaya kutikula denir. Kutikula, bitkinin su kaybetmesini engeller.
Epidermiste, su kısımlar görülür:
Tüyler : Bazı epidermis hücreleri farklılaşarak
çeşitli şekli ve görevleri olan tüyleri ve gözenekleri (stoma) oluştururlar.
Tüyleri görevlerine göre örtü, salgı, savunma ve tırmanma gibi çeşitlere
ayrılır.
Hidatot(Su savakları) : Bazı bitki yapraklarının kenarındaki
epidermiste hidatot denilen, yarık seklinde su savakları bulunur. Açılıp
kapanma özelliği olmayan hidatotlardan damlama (mutasyon) seklinde su atılır.
Stomalar
Stomalar, açılıp kapanma
özellikleri ile bitkideki terlemeyi ve gaz değişimini kontrol eden yapılardır.
Stoma hücrelerinin yapısında diğer epidermis hücrelerinden farklı olarak
kloroplast bulunur. Su içi bitkilerinde stoma yoktur. Kara bitkilerinde stomalar,
yaprağın alt yüzeyinde, nilüfer gibi bitkilerde yaprağın üst yüzeyinde
bulunurlar. Bitkinin yaşadığı yerin kuraklık derecesi arttıkça stoma sayısı
azalır.
Stomanın Çalışması:
Stomanın çalışması, stoma
hücresinin turgorluk derecesine göre olur. Stoma hücresinin turgorluğunu
sağlayan, hücrenin fotosentez yapmasıdır.
- Işıklı ortamlarda kloroplastlı olan Stoma hücresi
fotosentez yapar ve stoma hücrelerinde
glikoz miktarı artar.
- Stoma hücrelerindeki glikoz artışı hücre
öz suyunun yoğunluğunu (Ozmotik değerini) arttırır. Bu yüzden komşu hücrelerden
stoma hücresi içine su emilir.
- Stoma hücresi turgor durumuna gelir.
Hücre içindeki suyun yaptığı basınç ince çeperleri dışa doğru iter.
- İnce çeperlerin dışa doğru itilmesi,kalın
çeperleri doğru çekerek stomanın açılmasını sağlar.
- Stoma ayrılınca terleme ile birlikte gaz
değişimi olur.
Peridrem (Mantarlaşmış Ölü Koruyucu
Doku):
Periderm, otsu bitkilerde
bulunmaz. Çok yıllık bitkilerde kök ve gövdeyi örter. Peridermin üstünde mantar
kambiyumdan oluşan mantar hücreleri bulunur. Genç, taze canlı kısımlarda
bulunan stomanın yerine, yaşlı, ölü mantarlaşmış kısımlarda kovucuk (lentisel)
bulunur.
Destek Doku:
Destek doku bitkinin dayanıklılığını
sağlar. Gene, yeşil, taze ve otsu bitki kısımları dik ve dayanıklı olmalarını
turgor durumları ile sağlarlar. Çok yıllık odunsu bitkilerde ise dayanaklığı
destek doku sağlar. Bu doku pek ve sert dokudan oluşur.
-Pek doku
-Sert doku
Pek doku (kollenkima): Pek doku, genç
bitkilerde, yaprak ve çiçeklerle meyve saplarında ve otsu bitkilerin
gövdelerinde bulunur. Hücreleri canlıdır. Hücre çeperleri, selüloz ve pektin
maddelerinin birikimiyle kalınlaşmıştır. Bu kalınlaşma hücre köşelerinde (köşe
kollenkiması) veya karşılıklı hücre çeperlerinde (levha kollenkiması) olabilir.
Sert doku: Bu dokudaki hücrelerin sitoplazma ve
çekirdekleri yoktur. Armut ve ayvayı yerken dişlerimize dokunan sert kısımları
taş hücrelerinin oluşturduğu sert doku hücreleridir. Dokuma sanayiinde
kullanılan sert doku hücrelerinden sklerenkima lifleri, keten ve kenevir
bitkisinde bulunur.
Salgı Doku:
Bu doku, diğer bitki dokuları arasına
dağılmıştır. Hücreleri her zaman canlı, bol sitoplazmalı ve büyük
çekirdeklidir. Hücre içine veya dışına salgı yaparlar. Defne bitkisinde hücre içi, portakal ve limon meyvelerinde ise hücre
dışı salgı yaparlar. Salgı maddeleri hücre metabolizmasında kullanılmaz.
Reçine, tanen gibi salgılar, bitkiyi zararlı böceklerden ve çürümekten korur.
Yakıcı tüylerdeki salgılar ise korunmayı sağlar. Çiçeklerdeki koku ve balözü
salgısı ise, böcekleri çekerek tozlaşmaya yardim eder.
İletim Doku:
İletim dokusu ksilem ve floemden oluşur.
Ksilem:
Bu iletim demetinin çevresinde canlı
parankima hücreleri ve destek hücreleri bulunur. Ancak odun boruları ölüdür.
Bu tip iletim demetlerinin görevi, su ve
mineraller gibi inorganik maddelerin kökten yapraklara doğru taşınmasıdır.
Ksilemde taşınma dört faktörden etkilenir.
1. Kök Ozmotik basıncı ile topraktan alınan
su yukarı doğru itilir.
2. Yaprak Ozmotik basıncı ile odun
borularındaki su yukarı doğru emilir.
3. Odun borularının kılcallığı
4. Terleme +
kohezyon kuvveti
Floem:
Bu iletim demetleri çevresinde arkadaş
hücreleri ve destek hücreleri bulunur ve soymuk iletim demetleri canlıdır.
Floem'in iki tane görevi vardır.
1. Yapraklarda fotosentez ile üretilmiş
olan glikozun diğer kısımlara taşınması.
2. Köklerden alınan amino asitlerin diğer
kısımlara taşınması.
HAYVANSAL DOKULAR :
Epitel Doku:
Epitel doku, vücudun dış ve iç
kısmını örten dokudur.
Epitel doku hücreleri, birbirine çok
yakındır. Hücreler arasında çok az ara madde bulunur. Bütün epitel doku
hücreleri bağ dokudan oluşmuş taban zarı üzerine oturur. Epitel doku, örtü ve
salgı epiteli olarak iki grupta incelenebilir.
-Örtü epiteli
- Salgı epiteli
Örtü Epiteli:
Çok tabakalı epitel doku hücreleri birden
fazla tabaka oluştururlar. Bu tip doku, omurgalıların derileri ile yemek
borularının iç yüzeyinde bulunur. İnsan derisinde olduğu gibi en dış
yüzeyde bulunan yassı epitel hücreleri genellikle ölüdür. Bu hücreler alttaki
diğer hücreleri de koruyarak vücuda bakteri, ışın, ısı ve kimyasal maddelerin
girmesini önler. Çok hücreli epitel doku hücreleri arasında kan damarı yoktur.
Bunların beslenmesi difuzyonla sağlanır.
Yassı Epitel Hücreler
Kübik Epitel Hücreler
Silindirik Epitel Hücreler
Yassı Epitel Hücreler:
Bu tip epitel hücreler özellikle
difuzyonla madde alış verişinin görüldüğü organlarda bulunur. Kan damarlarının
iç yüzeyi, akciğer alveol keselerini oluşturan hücreler ve Bowman kapsülünün,
glomerulus kan damarı yumağına bakan yüzeydeki hücreleri bu tiptir.
Kübik Epitel Hücreler:
Bu tip epitel hücreler tükürük
bezi.tiroid bezi gibi salgı yapan hücrelerde ve böbreklerde bulunur.
Silindirik Epitel Hücreler:
Bunlar, omurgalıların solunum yollarında,
mide ve bağırsağın iç yüzeyinde bulunurlar. Solunum yollarındaki
silindirik hücreler sillidir. Soluk borusuna giren yabancı maddeler bu sillerin
hareketi ile tekrar dışarı atılırlar.
Salgı Epiteli:
Salgı epitelini oluşturan hücreler, özel
salgı yapma yeteneğindedirler. Bu doku, hücre sayısına göre tek veya çok
hücreli bezler olmak üzere iki kısımda incelenir.
-Tek Hücreli Bezler
-Çok Hücreli Bezler
Tek Hücreli Bezler:
Salgı yapan silindir şeklindeki
hücrelerdir. Bu hücrelere goblet hücresi denir. Bu hücrelerden mukus denilen
sümüksü bir sıvı salgılanır.
Çok Hücreli Bezler:
Birden çok salgı yapan hücrelerin bir
araya gelmesiyle oluşurlar. Bunlar kanallı ve kanalsız bezler olarak iki
kısımda incelenir. Tükürük bezleri, ter
bezleri, derideki yağ bezleri ile
sindirim enzimi salgılayan bezler kanallı (eksokrin) bezlerdir. Hipofiz,
tiroid, böbrek üstü bezleri ise kanalsız (endokrin) bezlerdir. Endokrin
bezlerin salgılarına hormon denir ve bu bezler salgıladıkları hormonları sadece
kana verirler.
Sinir Doku:
Hayvanlarda vücudun içinden ve dışarıdan
gelen uyarılara (bilgilere) karşı verilen, tepki sinir doku ile sağlanır.
Hayvanlardaki sinir sisteminin yapı ve görev birimi nörondur. Sinir sistemi
bulunan hayvanlardaki nöronların işleyişi ve genel yapıları aynıdır. Bir
nöronda dendrit, hücre gövdesi ve akson olmak üzere üç kısım bulunur.
Nöron:
Bir nöronda, hücre gövdesi, hücre
gövdesinden çıkan dendrit ile akson bulunur. Bazı nöronların aksonu üzerinde
schwan hücresinin oluşturduğu miyelin kılıf vardır. Nöron, uzantıları
aracılığıyla öteki nöronlarla, bezlerle, kaslarla ya da uyartı alıp
verebileceği bütün başka hücrelerle bağlantı kurar. İnsan organizmasında on
milyar kadar bulunduğu sanılan nöronların büyük çoğunluğu beyinde yerleşmiştir.
Sinir:
Sinir hücreleri birbirleri ile ilişki
kurarak vücut ile merkezi sinir sistemi arasında impuls iletimi yaparlar. Bir
nöronun akson ucu ile, diğer bir
nöronun dendriti arasında sinaps denilen bağlantı bölgeleri bulunur. Akson
ucuna sinaptik yumru denir ve bol miktarda mitokondri ile sinaptik keseler kapsar.
Bu keseler içinde asetil kolin, noradrenalin, dopamin, serotonin ve histamin
gibi maddeler vardır. Bu maddelere nörotransmitter maddeler denir. Bu maddeler
sinirsel geçişi sağlar.
Bir Nöronda Uyartı iletimi:
Nöronda uyartının iletim yönü her zaman,
Dendrit Hücre
gövdesi Akson Sinaps Dendrit yönündedir.
-Aksondan Uyartı (İmpuls) iletimi
-Sinapstan Uyartı (İmpuls) iletimi
İMPULS İLETİMİNİN ÖZELLİKLERİ :
Uyartı nöronun neresine yapılırsa
yapılsın impuls,
Dendrit Hücre
gövdesi Akson Sinaps Dendrit yönünde taşınır.
-Dinlenme halindeki aksonun içi negatif,
dışı pozitif yüklüdür.
-Aksondan impuls geçişi Na, K denilen
aktif taşıma olayları ile olur.
-Sinirdeki impuls iletimi için gerekli
enerji, uyarandan değil, Sinir hücresinin kendisi tarafından yapılan solunumla
karşılanır.
Sinir uyarıldığı zaman depolarize olur.
Uyartı iletildikten sonra sinir hücresi tekrar eski halini alır (repolarize
olur)
Uyarı Şiddeti ve Hızı :
-Nörona yapılan her uyartı şiddeti,
aksiyon potansiyeline neden olmaz, Yani belli bir şiddetin altındaki uyartılar
sinir hücresi tarafından iletilmez. Nöronda impuls oluşturan en küçük uyartı
şiddetine 'eşik şiddeti' denir Eşik şiddetinin altında uyartılar hiç iletilmez,
üzerindeki uyartılar ise mutlaka iletilir Bu duruma 'Ya hep-ya hiç
kuralı' denir.
-Bazı sinir hücrelerinin aksonları
üzerinde schwan hücresi kanlıdır Bu hücrelere miyenli nöronlar denir.
Miyelinsiz nöronların impuls iletim hızı 12
m/sn olduğu halde, miyelinli nöronlarda bu hız
120 m/sn'dir Miyelinli veya miyelinsi; nöronlara yapılan uyartı şiddet
artsa bile bu iletim hızları değişmez. Beyin ve omurilik sinirleri ile deri ve
iskelet kaslarına giden sinirler miyelindir.
- Uyartının şiddeti, uyartının iletim
hızını değil, uyartıya karşı yapılan tepkinin şiddetini etkiler. Örneğin, bir
iğnenin hafifçe deriye batırılması ile kuvvetli batırılması sırasındaki
tepkiler farklıdır. Kuvvetli batma sırasında daha çok sinir hücresi uyarıldığı
için tepkide kuvvetli olur.
Nöronların sayısı dizilişi ve
nöronun bol veya az. dallı olması da tepki derecesinde
önemlidir.
Smapstan Uyartı (İmpuls) İletimi:
Smapstan gelen uyartı, sinapstaki
keseleri patlatır. Sinaps keseleri patlayınca, üzerilerindeki sinir uyarısı
taşıyan (nörotransmitter) maddeler sinaps boşluğuna dökülerek, diğer nöronun
dendritinde yeni bir uyartı oluşturur.
UYARI İLETİMİ ÖZELLİKLERİ :
-Uyartının çeşidine göre nörotransmitter
maddelerden belirli miktarlarda salınma olur. Böylece uyartının seçilmesi
yapılır. Yani aksondan sinapsa ulaşan
tüm uyartı çeşitleri, karşı dendrite ulaşmazken, bazı uyartılar özellikle
ulaştırılır. Sinapsta gerçekleşen bu olaya engelleme kolaylaştırma denir.
-Sinapstan uyarı geçişi nörondan uyarı
geçişinden daha yavaştır.
-Sinir hücresinde impuls geçişi hem
fiziksel, hem de kimyasal olaylarla olur. Yani, impuls geçişi fiziko - kimyasal bir olaydır.
Sinir Hücresi Tipleri:
Bu sınıflandırmalarda sinir hücresinin
gövdesinden çıkan nöronların sayısı ve şeklinin yanı sıra, sinir hücrelerinin
üstlenmiş oldukları görevlerde kullanılabilir.
Şekillerine Göre Sinir Hücresi Tipleri:
Nöron çeşitlerine göre, nöron gövdesinden
çıkan uzantıların sayısı ve şekil değişiktir. Nöron gövdesinden bir dendrit,
bir akson çıktıktan sonra bir araya gelerek tek bir uzantı halinde hücreden
ayrılıyorsa tek kutuplu görünürler. Dendrit ve akson, nöron gövdesinin
birbirine karşı gelen iki bölgesinden çıkarlarsa nöron iki uzantılıdır, iki
kutuplu nöron olarak adlandırılır. Nöron gövdesinden çok sayıda dendrit ve tek
bir akson çıkıyorsa bu hücre çok kutuplu nöron adı verilir.
Görevlerine Göre Sinir Hücresi Tipleri:
a- Duyu Nöronları: Duyu reseptöründen aldığı uyartıları
merkezi sinir sistemine (beyin ve omurilik) taşır.
b- Ara Nöronlar: Bunlar, merkezi sinir sisteminde
bulunurlar. Duyu nöronlarıyla gelen bilgileri değerlendirirler ve sonuçlarını
motor nöronlara aktarırlar.
c- Motor Nöronlar: Bunlar, merkezi sinir sistemindeki ara
nöronlardan aldıkları bilgiyi kas ve salgı bezi gibi yapılara götürürler. Motor
nöronların etkisiyle kas veya salgı bezleri faaliyete geçer.
Kıkırdak Doku:
Bu doku, kıkırdak hücreleri (kondrosit)
ile hücreler arasını dolduran maddelerden (kondrin) oluşur. Bütün omurgalıların
embriyosundaki iç iskelet kıkırdaktan oluşmuştur. Bu hayvanlar erginleştikleri
zaman, iç iskelet kemikleşir. Köpek balıklarının erginlerinin iskeleti de
kıkırdaktan oluşmuştur. Kıkırdak hücreleri arasında sinir hücreleri ve kan
damarları bulunmaz. Bu hücrelerin beslenmesi difüzyonla olur. Kıkırdak dokusu,
ara maddesindeki bağ dokusu liflerinin çeşidine göre üç tiptir.
-
Hiyalin
Kıkırdak
-
Elastik
Kıkırdak
-
Lifli
Kıkırdak
Hiyalin Kıkırdak:
Hiyalin kıkırdak, omurgalı hayvanların
embriyoları ile köpek balığının erginlerinde bulunur. Ergin memelilerde ise,
soluk borusu, burun ucu, kaburga kemikleri ve uzun kemiklerin ucunda bulunur.
Elastik Kıkırdak:
Elastik kıkırdak, kulak kepçesi ve dış
kulak yolunda bulunur.
Lifli Kıkırdak:
Lifli kıkırdak, uzun kemiklerin eklem
bölgelerinde bulunur. Lifli kıkırdakta bol miktarda kollegen lifler vardır.
Kemik Dokusu:
Kemik dokusu, insan ve omurgalı
hayvanların iskeletini oluşturan dokudur. Bu doku, canlı kemik hücreleri ile bu
hücreleri salgıladığı ara maddeden oluşur. Kemik hücrelerine osteosit, ara
maddeye ise osein denir. Kemik hücreleri çok sayıda sitoplazmik uzantılara
sahiptir. Ara. maddelerin çoğunu protein yapısındaki kollegen bağ dokusu
lifleri oluşturur. Bu liflerin arasında magnezyum, fosfat, kalsiyum karbonat,
kalsiyum.florür gibi inorganik tuzlar birikerek kemik dokusunu sertleştirirler.
Kemik dokusu sıkı ve süngerimsi yapıda olmak üzere iki kısımdır.
-
Sıkı
Kemik Dokusu
-
Süngerimsi
Kemik Dokusu
Sıkı Kemik Dokusu:
Bütün kemiklerin dış yüzeyini, periost
denilen canlı bir zar örter. Uzun kemiklerin ortasındaki boşlukta, sarı kemik
iliği bulunur. Sıkı kemik dokusu mikroskopta incelenirse, birçok havers sistemi
görülür. Bir havers sisteminde, bir havers kanalı ile ara madde içine dairesel
olarak yerleşmiş kemik hücreleri bulunur. Havers kanalı içinde atar ve
toplardamar kılcalları ile lenf toplardamarı ve sinirler bulunur. Havers kanalı
etrafındaki kemik hücresi, havers kanalından aldığı besin ve oksijeni
sitoplazmik uzantıları ile diğer hücrelere difüzyonla geçirir. Artık maddelerde
aynı yolla havers kanalındaki damarlara verir.
Süngerimsi Kemik Dokusu:
Uzun kemiklerin baş kısmı ve diğer
kemiklerin iç kısmı süngerimsi kemik dokusundan oluşmuştur. Bu kısımlardaki
boşlukları kırmızı kemik iliği doldurur.
Kan Doku:
Kan, içindeki solunum pigmentlerinden
dolayı farklı hayvanlarda farklı renktedir. Hayvanlardaki kanın baslıca dört
görevi vardır.
1- Besinlerin sindirim sisteminden alınarak
hücrelere iletilmesi.
2- Solunum gazlarının solunum sisteminden
alınarak hücrelere, hücrelerde oluşan CO2'ninde solunum organlarına
iletilmesi.
3- Hücreler arası hormon taşıma
4- Hücre metabolizması sonucu oluşan
artıkları boşaltım organına iletme. En fazla hücre çeşidine sahip doku, kan
dokusudur.
Kan, sıcak kanlı hayvanlarda vücut ısısının
ayarlanması ve içindeki akyuvarlarla vücudun savunulmasında da iş görür. Kan,
sıvı kısım (plazma) ve kan hücreleri olmak üzere iki kısımdan oluşur.
-
Sıvı
Kısım (Plazma)
-
Kan
Hücreleri
Kan Plazması (Sıvı Kısım):
Damar içindeki kanın sıvı kısmına kan
plazması denir. Kan plazmasının %90'ı su, geriye kalan %10'un çok büyük bir
kısmı kan proteinleridir. Kan plazmasında bulunan ve çözünmüş haldeki her şey
kanın Ozmotik değerinde etkilidir. Kan hücreleri plazmada çözünmeyen katı
cisimler olduğundan kanın Ozmotik değerinde etkili değildir. İnsan kan
plazmasında, glikojen, nişasta ve sindirim enzimleri bulunmaz.
Kan Hücreleri:
İnsanda, kan hücreleri alyuvar
(eritrosit), akyuvar (lökosit) ve kan pulcuklarıdır.
Alyuvarlar (Eritrositler):
Bütün memeli hayvanların alyuvarları
çekirdeksizdir ve hemoglobin taşırlar. Alyuvar, disk biçimindeki yapısından
dolayı, membranı fazla gerilmeden şişebilir ve bol miktarda oksijen ve
karbondioksit taşıyabilir. Alyuvarlar, çekirdeksiz oldukları için mitoz
bölünmeyle çoğalmazlar.
Akyuvar:
Akyuvarlar, kan hücrelerinin 1mm3’te toplam 5-10 bin civarında bulunurlar. Beş çeşit akyuvar
vardır.
Nötrofil:
Görevleri fagositoz yapmaktır. Yaşlarına
göre, dolaşım kanında iki tip ayırt edilebilir.
a) Çomak Çekirdekli
b) Parçalı çekirdekli
Eozinofil:
Alerji ve parazit hastalıklarında sayıları
artar.
Bazofil:
Heparin, histamin ve serotonin taşırlar.
Lenfosit:
Lenfositler, B lenfosit ve T lenfosit
olmak üzere iki çeşittir. B lenfositler humoral bağışıklıktan sorumludurlar. T
lenfositler ise yabancı dokuyu tanıyıp vücuttan atılmasını sağlarlar. Yarı
hücresel bağışıklıktan sorumludurlar.
Monositler:
Vücut savunmasında ve
korunmasında görevlidirler. Monositler, fagositoz yaparak vücuda giren yabancı
maddeleri ortadan kaldırırlar. Dokularda bulunan makrofaj hücreleri de ayni
şekilde yabancı maddeleri ortadan kaldırırlar.
Kan Pulcukları (Trombositler):
Bunlar, 1mm3 kanda 1000 tane
kadardır. Kan pulcukları, diğer kan hücrelerinin parçalanması ile oluşurlar.
Bazılarında çekirdek bulunabilir. Asıl görevleri damar dışına çıkan kanın
pıhtılaşmasını sağlamaktır.
Kanın Pıhtılaşması:
Kanın pıhtılaşmasında kan
pulcukları (trombositler) görev alır. Vücudun herhangi bir yeri kesildiğinde,
kan basıncından dolayı, damar içindeki kan, kesikten vücut dışına çıkar. Buna
"kanama" denir. Pıhtılaşma denilen olayla yara, fibrinproteinleri ve
kan hücreleri ile kapatılarak kanama durdurulur.
Kas Dokusu:
Kas dokusu, çok hücreli
hayvanların hareketini sağlayan dokudur. Kas dokusunun etrafında bulunan bağ
dokusu, kas hücreleri arasında bulunmaz. Kas hücrelerinin zarına sarkolemma,
sitoplazmasına ise sarkoplazma denir. Sarkoplazma içinde kasılıp gevşeme
özelliğine sahip kas telcikleri (miyofibril) bulunur. Kas dokusu hücreleri
yapısına göre iki çeşittir. Bunlar, çizgili ve düz kas dokusudur. Kalp kası
yapı bakımından çizgili kasa benzese de çalışması çizgili kas gibi isteğimizle
değil, istemsiz çalışır. Kasın çalışmasının kontrolü sinir sistemiyle
olmaktadır. Sinirlerdeki bozulma, kasta felce yol açar. Kas dokusu, vücudun
hareketini sağladığı için diğer dokulara oranla daha fazla oksijene ve enerjiye
ihtiyaç duyar. Kalp kasında çekirdekler ortadadır.Kas lifleri iskelet kasındaki
gibi düz lifler seklindedir. Fakat, bazen çatallanma yapar.
Düz Kas:
Işık mikroskobuyla incelendiğinde çizgili
bir görüntüsü yoktur. Bu çeşit kas istemsiz çalışır ve otonom sinir sistemiyle
idare edilir. Kasılma yönünden iki tip düz kas vardır.
a- Otomatik Düz Kas: Sinir olmasa da bu
kas kasılır. (örnek: sindirim kanalı kasları)
b- Otomatik Olmayan Düz Kas: Yalnız sinir
yoluyla kasılır. (örnek, büyük kan damarlarındaki düz kaslar)
İskelet Kası:
Işık mikroskobuyla incelendiğinde çizgili
bir görüntüsü vardır. Yalnız sinir yoluyla uyarılır.
Kalp Kası:
Işık mikroskobuyla incelendiğinde çizgili
bir görüntüsü vardır. İstemli çalışır. Sinirler olmasa da kas kasılır.
Çizgili Kasın Kasılması:
Huksley'in kayan iplikler hipotezine
göre, kasılma sırasında iki Z çizgisi birbirine yaklaşır. Bu arada aktin ve
miyozin iplikleri birbiri üzerinde kayarak ilerler. Kasın kasılması sırasında A
bandının boyu kısalmadığı halde, I bandı daralır. Kasılmanın şiddetine göre H bandı daralarak kaybolabilir. H bandı kaybolduğunda M çizgisi kapanarak
görülmez hale gelebilir. Kasın kasılması sırasında kasın boyu kısalır, fakat
hacminde bir değişiklik olmaz.
Bağ Dokusu:
Bağ dokusu, organizmadaki
çeşitli doku veya organları birbirine bağlayan dokudur. Bu doku, yumuşak
organları korur ve onlara desteklik sağlar. Bağ dokusu vücudun savunmasında da
görev alır.
Bu doku, bağ dokusu
hücreleri, hücreler arası maddeler ve liflerden oluşmuştur. Bağ dokuda,
hücreler az fakat ara madde daha fazladır. Bağ dokusunun üç tip hücresi vardır.
Bunlar, fibroblastlar, mast hücreleri ve makrofajlardır. Fibroblastlar,
özellikle embriyo evresinde yıldız şeklindedirler. Fibroblastların oluşturduğu
lifler, ağsı, kollegen ve elastik lifler olmak üzere üç çeşittir. Makrofajlar,
amip gibi yalancı ayaklarıyla hareket edip.vücuda giren bakteri gibi yabancı
cisimleri yiyerek (fagositoz) vücudu savunurlar.
Yağ Dokusu:
Yağ dokusu, özelleşmiş bağ
dokusu olarak kabul edilir. Yağ doku hücreleri, sitoplazmalarında yağ damlaları
biriktirirler. Yağ dokusu organların etrafında bulunur ve organları ezilmekten
korur. Kuşlar ve memeli hayvanlarda (sıcak kanlılar) deri altında bulunan kalın
tabakası bu hayvanları soğuğa karşı korur.
Yağın canlıdaki asıl görevi yedek enerji
maddesi olarak kullanılmasıdır.
KALITIM :
![]() |
Fenotip:
Bir canlının büyüklüğü, dış ve iç yapısı,
rengi, davranışı gibi bütün özelliklerinin toplamıdır. Kısaca, bir canlının
belli bir zamandaki görünüşüdür. Bir bireyin görünüşü (fenotipi), hem kalıtımı
(genleri), hem de ortam ile genleri arasındaki. etkileşimin (modiflkasyon) bir
sonucudur. Fenotip, genotipin görünüme yansımasıdır. Bireyin bazı özellikleri
çevre şartlarından etkilenmez. Örneğin, kan grubu, göz rengi gibi. Ancak
bireyin bazı özellikleri çevre şartlarından etkilenebilir. Örneğin deri rengi
gibi.
Modifikasyon:
Modifikasyon, çevre şartlarının, genlerin
çalışmasını etkileyerek bireyin fenotipindeki kalıtsal olmayan değişimlere
neden olmasıdır. Modifikasyonlarda, ortam şartlarının değişmesiyle fenotipte
meydana gelen değişmelerin nedeni, genlerin nükleotit sırasının değişmesi
değil, çalışmasının değişmesidir. Modifikasyonlarda, bazı çevre
-
Sıcaklık -
Nem -
Işık
-
Besin
KIVRIK KANAT GENİNE SAHİP DROZOFİLA
Sıcaklık: Aşağıdaki anlatımda, sıcaklığın Sirke
sineği (Drozofila) ve Himalaya tipi tavşan üzerine etkisi anlatılmıştır.
15
C°
ò
25
C °
ò
3 C°
Kılların Kesildiği Bölgeye Buz
Uygulanıyor HİMALAYA TİPİ TAVŞAN
ò ò
20
C°
Nemi az ve kurak ortamlarda
yetiştirme Genetik özelliklerinin elverdiği ölçüde uzun ve iri
gövdeli BÜTÜN KARA BİTKİLERİ NEMLİ VE SULAK ORTAMLARDA
YETİŞTİRİLDİĞİNDE İRİ GÖVDELİ OLURLAR
Nem: Aşağıda nemin, nemli ve suyu seven kara
bitkilerinin Üzerindeki etkisi anlatılmaktadır.
Albinodur (Klorofil sentezi
olmadığından açık sarı renklidirler) Klorofil sentezi yaparlar ve
yeşil renkli olurlar BÜTÜN BİTKİ TOHUMLARININ
ÇİMLENMESİ
Işık: Aşağıdaki anlatımda, ışığın bitkiler
üzerine etkisi anlatılmıştır.
Doğurgan kraliçe arı oluşur Peteğin iri gözlerinde,besince
zengin arı sütü ile beslenme Kısır dişi işçi arılar oluşur YUMURTASI Peteğin normal gözlerinde,besince
fakir polen ile beslenme
Besin: Aşağıdaki anlatımda, besinin insan ve
arılar üzerine etkisi anlatılmıştır.
Fazla Beslenme
Genotip:Organizmanın
genetik yapısına genotip adı verilir. Bir hücrede birden fazla Gen DNA vardır.
Aynı DNA üzerindeki genlere bağlı genler, ayrı DNA'lar üzerindeki genlere ise bağımsız genler denir. Genler,
enzim ve protein sentezini yöneterek, bireyin görünüşünü (fenotipini) ortaya
çıkartırlar. Baskın (dominant) genler, bireyin fenotipinde kendi varlığını her
zaman gösterirken çekinik (resesif) genler, bireyin fenotipinde kendi varlığını
sadece homozigotken gösterirler.
Alel Genler:
Baskın
alel gen = P Çekinik alel gen = q ile gösterilir.
Sarı
(S) Yeşil
(s)
Düzgün(D) Buruşuk (d)
A a
Z Z Kırmızı (K) Eş baskınlık Beyaz (B) Normal
genler (H) Hemofili (h)
Alel Genler:
Diploid kromozomlu hücrelerdeki alel
genler homolog kromozomların karşılıklı bölgelerinde (lokus) yer alırlar. Bunlar
diploid kromozomlu hücrelerde ikisi baskın (AA), ikisi çekinik (aa) veya
birisi baskın diğeri çekinik (Aa) olabilirler. Homolog kromozomlar üzerindeki
alel genler mayoz bölünme sırasında homologların ayrılması ile birlikte
birbirinden ayrılarak ayrı gametlere geçerler. Gametlerde alel genlerden
birisi bulunur. Bu yüzden gametlerdeki genler (A)veya (a) ile gösterilir. |
A A A
A
MAYOZ
![]() |
A a a a a
P 1
OVARYUM
MAYOZ
YUMURTA
2.Birey genotipin ve fenotipini bulma
Gamet Genotipini Bulma:
Gametlerin fenotipi olmadığından sadece
genotipinden bahsedilir. Homolog kromozomlar üzerindeki alel genler, mayoz
bölünme sırasında homolog kromozomlarla birlikte ayrılarak farklı gametlere
geçerler. Bu yüzden, gametlerde, alel genlerden sadece bir tanesi bulunur.
Farklı özellikleri temsil eden, birden çok alel genlere sahip bir bireyin kaç
çeşit gamet verdiği 2n formülü ile bulunur. (n=heterozigot gen çifti
sayısı)
Genler:
Aynı kromozom üzerindeki genler bağlı,
ayrı kromozom üzerindeki genler ise bağımsız genlerdir.
|
Mendel Çaprazlamaları:
Mendel, bireyin özelliklerini ortaya
çıkartan genlerin, bireyde birbirinden bağımsız olduğunu düşünmüştür. Buna
bağımsız genler kuralı denilir. Mendel' in bağımsız genler kuralını
savunmasının nedeni, büyük bir bilimsel tesadüfün sonucudur. Mendel
bezelyelerde çalışmış ve tesadüfen, ayrı kromozomlar üzerindeki genlere isabet
eden özellikleri ele almıştır. Mendel, 1 - 2
ile gösterilen homolog kromozomlardan sadece A genine karşılık gelen özelliği
çalışırken, 5 - 6 ile gösterilenden
sadece T genini seçmiştir. Eğer bağlı genlerden ikisini seçseydi (Örneğin, b
ile birlikte k' yi), bu sonuçlan elde edemeyecekti. Çünkü, Mendel zamanında,
bağlı genlerin krossing overdan sonra gametlere geçtiği bilinmiyordu.
-
Bağımsız genlerin gametlere geçişi
-
Bağlı genlerin gametlere geçişi
Bağımsız Genlerin Gametlere Geçişi:
Mendel, bağımsız genlerin gametlere
geçişi sırasında birbirinden bağımsız olarak ayrıldıklarını ileri sürmüştür.
(Bağımsız ayrılma kuralı). Bağımsız genler, gametlere birbirinden bağımsız
olarak geçerler. Ekrandaki genotipe sahip bir bireyden oluşacak gametlerin
genotipleri dört çeşit olabilir. Ve bu genotiplerin görülme olasılıkları hepsi
için, 1/4 'tür
. Bağlı Genlerin Gametlere Geçişi:
Bağlı
genlerin, krossing over ile
birbirinden ayrılma ihtimalleri, bağlı genlerin arasındaki mesafe ile
doğru orantılıdır.Yani, genler arasındaki mesafe ne kadar artarsa, bağlı
genlerin krossing over ile birbirinden ayrılma ihtimalleri o kadar fazla olur.
Genler arasındaki mesafe çok yakın ise bağlı genler birbirlerinden
ayrılmayabilirler.
Mendel'İn
Çalışmalarında Bezelyeyi Seçmesinin Nedeni:
Mendel
çalışmalarını çiçek taç yapraklarının özel durumundan dolayı, kendi kendine
tozlaşma yapabilen bezelye {Pisum sativum} bitkisi ile yapmıştır.Çalışmalarında,
an döl (homozigot) bireyler kullanmıştır.
Mendel'
in bezelye çeşitleri arasında, çiçekleri renkli veya beyaz, gövdesi uzun veya
cüce, tohumlan yeşil veya san, tohumlan düzgün veya buruşuk olanlar vardı.
Monohibrit
Çaprazlama Çeşitlerinde Genotip - Fenotip
Oranları:
Aşağıda verilen tablonun bilinmesinde
fayda vardır. Çünkü, dihibrit ve polihibrit çaprazlama örneklerindeki genotip
ve fenotip oranlarının bulunmasında bu tablodaki oranlar kullanılacaktır.
Kontrol (Geri) Çaprazlama:
Kontrol çaprazlama, fenotipi baskın olan
bir özelliğin, genotipinin homozigot (AA) mu heterozigot (Aa) mu olduğunu
öğrenmek için yapılır. Yanda görüldüğü gibi.fenotipi baskın olan bir özelliğin
genotipini öğrenmek için, bu birey (x) genotipi bilinen bir bireyle (y)
çaprazlanır. Genotipi bilinen en uygun örnek ise, fenotipi çekinik olan bir
bireyin genotipi mutlaka homozigot (aa)'tur. -
Çaprazlama sonucu oluşan oğul döllerin hepsi baskın fenotipteyse, x=AA'dır.
Çaprazlama sonucu oluşan oğul döllerin bazıları çekinik fenotipteyse, x=Aa'dır.
Eş (Eksik) Baskınlık:
Genler bazen birbiri üzerine baskınlık
kuramayabilirler. Bu durumdaki genler etkilerini, fenotipte birlikte
gösterirler. Akşam sefası {Mirabilis japala} bitkisinde, kırmızı çiçek
rengi veren (K) gen ile beyaz çiçek rengi veren (B) gen eş baskındır. Kırmızı
ve beyaz çiçekli akşam sefalarının çaprazlanmaları ile oluşan F1
dölünün hepsi pembe renkli çiçekler vermiştir.
İki Karakterin (Dihibrit) Kalıtımı:
Buraya kadar anlatılan konularda , tek karakter bakımından (örnek: siyah
-beyaz) baskınlık veya çekiniklik durumu gösteren alel genler ele alınmıştı.
Burada iki karakterin (örnek: siyah, uzun -
beyaz, kısa) çaprazlaması ele alınacaktır.
Kan Gruplarının Kalıtımı (Çok Alellik):
Mendel genetiğinde bir özelliği
belirleyen iki alel genden bahsedilir. Halbuki kan gruplarını üç alel gen (A,
B, 0) kontrol etmektedir. Ancak bir
bireyde bu üç genden sadece ikisi bulunabilir.
-
Kan
Grupları
-
Kan
Gruplarında Rh Faktörü
-
Kan
Uyuşmazlığı
Kan Grupları:
İnsan alyuvarında kan gruplarını ayırt
ettiren faktörler A, B, Rh, M ve N faktörleridir. M ve N faktörleri kan nakli
bakımından önemli değildirler, fakat adli tıp olaylarında, örneğin bir çocuğun
babasının tayininde kullanılabilirler. Kan grubunu belirleyen, alyuvar
(eritrosit) zarındaki glikoprotein (=antijen) çeşidi ile, kan sıvısındaki
(=plazma) antikor çeşididir.
Aglutinasyon (Çökelme):
Kan nakillerinde kan verenin antijeni ve
kan alanın antikom göz önünde bulundurulmalıdır. Eğer kanda bir antijen ve bu
antijene uygun antikor karşılaşırsa çökme, yani aglutinasyon olur.
Çöken Çöktüren
Antijen + Antikor Çökme
(Aglutinojen) (Aglutinin) (Aglutinasyon)
Kan Nakli:
Kan grupları arasında 0 kan grubu genel vericidir. Bu kan grubu
sadece 0 kan grubundan kan alabilir. AB
kan grubu ise genel alıcıdır. Bu kan grubu sadece AB kan grubuna kan verebilir.
İnsanlar arasında kan nakillerinde sıfır kan grubu genel vericidir. Sıfır kan
grubu A, B ve AB kan grubuna sahip bireylere verildiğinde hiçbir bireyde
çökmeye neden olmaz. Çünkü sıfır kan grubuna sahip bireyin alyuvar yüzeyinde hiç
bir antijen bulunmaz. Kan grupları arasında AB kan grubu genel alıcıdır. Çünkü
AB kan grubuna sahip bireylerin kan plazmasında hiç bir antikor bulunmaz.
Kan Gruplarında Rh Faktörü:
Bu alyuvar protein (antijen) çeşidi ilk
defa Rhesus maymununda tespit edildiği için buna Rh antijeni (D antijeni)
denilmiştir.
Kan Uyuşmazlığı (Eritroblastosisfötalis):
Eğer anne Rh-, fetus Rh+ ise kan
uyuşmazlığı söz konusudur. Fetusun Rh proteini anneye geçerse, annede Rh
antikoru oluşur. Bu antikor fetusa geçtiğinde, fetusun eritrositleri
(alyuvarlar) parçalanır ve fetus ölür.
Anne Rh+ ,fetus Rh-
ise, doğacak çocuk yönünden problemli bir durum ortaya çıkmaz. Çünkü, annenin
kanı fetusa geçse bile, fetusun bağışıklık sistemi henüz gelişmediğinden, fetus
henüz antikor üretemez. Fetusta Rh proteini bulunmadığı için fetus kanının
anneye geçmesinin bir sakıncası yoktur.
Eşeye Bağlı Kalıtım (Gonozomal Kalıtım):
Eşeye
bağlı kalıtıma, gonozomal kalıtım da denilmesinin nedeni, bahsedilecek olan
özelliklerin X veya Y gonozomu üzerinde
bulunan genlerle ilgili olmasıdır. Daha önce öğrendiğimiz gibi insanlarda dişi
bireyler XX, erkek bireyler XY gonozomlarına sahiptirler.
·
Y
Gonozomu ile Taşınan Genler
·
X Gonozomu ile Tasınan Genler
Y Gonozomu ile Taşınan Genler:
Buna, dazlaklık, kıllı kulak ve balık
pulluluk genleri örnek verilebilir. Dişilerde Y gonozomu bulunmadığı için bu
özelliklere dişilerde rastlanmaz. Bir erkekte bu özelliklerden birisi varsa, bu
erkeğe bu özellik % 100 ihtimalle babasından geçmiştir. Annesinde Y kromozomu bulunmadığından
annesinden geçmesi olasılığı sıfırdır.
X Gonozomu ile Taşınan Genler:
Bunlara, hemofili (kanın pıhtılaşmaması),
kırmızı-yeşil renk körlüğü ve sirke sineklerinde rastlanan beyaz göz genleri
örnek verilebilir. Bunlar X gonozomu ile taşınan çekinik genlerdir. Normal
genler bu genlere baskındır. Erkeklerde Y gonozomunda bu gene
karşılık gelen kısım bulunmadığından,X gonozomundaki özellik kendisini erkeğin
fenotipinde doğrudan gösterir. Dişi fenotipinde bu çekinik özelliklerden birisinin
görülmesi için homozigot durumda bulunması şarttır.
Populasyon :
Belli bir alan içinde bulunan aynı türe alt canlıların
oluşturduğu topluluktur. Her populasyonun kendisine alt bir "gen
havuzu" vardır. Bu gen havuzunun kaynağı, o populasyonu oluşturan erkek
ve dişi bireyler ile bu bireylerin gametleridir. Populasyonun gen havuzunu, o populasyonu oluşturan tüm
bireylerin baskın ve çekinik genleri oluşturur.
|
Populasyon
Genetiği ( Hardy- weinberg Kuralı) :
Hardy-Weinberg Kuralını Bozan Etmenler:
Aşağıdaki durumlar bir populasyonun gen
havuzunu değiştiren etmenlerdir.
a. Mutasyon: Populasyondaki baskın veya çekinik
genlerden birini etkileyen bir mutasyon populasyonun dengesini bozar. Örneğin,
atmosferdeki ozon deliğinden gelen bilinmeyen bir ışığın açık gözlüleri (q2 )
öldürdüğünü düşünürsek, dünyada siyah gözlülerin frekansı artar. Bir zaman
sonra dünya sadece homozigot siyah gözlülere (p2 ) kalabilir.
b. Doğal seleksiyon: Yukarıda verilen mutasyon örneği aynı
zamanda doğal seleksiyona neden olan bir örnektir. Çünkü, açık göz rengine
sahip bireyler doğal seleksiyonla elenirler.
c. İzolasyon (Ayırt edilme): Bir populasyonda bulunan erkek ve dişi
bireyler bir birleriyle rastgele çiftleşmeler yaparak populasyon dengesini
kurarlar. Fakat rastgele çiftleşmenin engellenmesi Hardy-Weinberg kuralını
geçersiz kıllar.
d. Göç: Bir populasyonun yaşadığı sınırlı alana p2 , 2pq veya q2 lerin girmesi (içe
göç) veya bu alandan çıkması (dışa göç) bu dengeyi bozacaktır
KROMOZOM YAPILARI VE HÜCRE BÖLÜNMELERİ
Kromozomun Yapısı
KromozomYapısı:
Hücre bölünmesi konusunun anlaşılabilmesi
için bölünmede asil işi gören kromozomların yapısının, hücredeki sayılarının,
kromozom sayılarına göre hücre çeşitlerinin ve genlerine göre kromozom
tiplerinin bilinmesi gerekir.
-Kromozomun yapısı
-Kromozom sayıları
-Kromozom çeşitleri
Kromozomun Yapısı: Kromozom ökaryot hücrelerin çekirdeği
içinde kromatin iplikleri halinde bulunurlar. Bu kromatin ipliklerinin içinde
DNA (DNA, deoksiribozlu nükleotitlerden oluşmuş, çift sarmal
yapısındadır. DMA, insan alyuvarları
hariç, tüm hücrelerde bulunur. Çünkü, alyuvarlar yapımları sırasında
çekirdekli olmalarına rağmen, olgunlaşma periyotları boyunca hemoglobin
depolarlar. Bunun sonucunda çekirdeklerini ve sitoplazmik organellerini
kaybederler. DNA, ökaryot hücrelerde proteinlere birlikte bulunur. Prokaryot hücrelerdeki DMA ise proteinsiz
olarak bulunur.
DNA'nin görevi kısaca kalıtım ve hücre yönetimini sağlamak olarak
özetlenebilir.) ve Protein
(Ökaryot hücrelerde bulunan bir kromatin ipliğinin yapısını
incelediğimizde,
- Çift sarmallı çok uzun DNA molekülü,
- DNA ile yaklaşık olarak aynı ağırlıkta,
bazik özellik gösteren histon proteini,
- Çevresinde az miktarda, asidik nonhiston
(yarı, histon olmayan) proteinleri ve RNA molekülünün bulunduğunu görürüz.)vardır.
Kromozonun Yapısı:
Bir hücre için genel olarak iki evre
tanımlayabiliriz. Bu evreler dinlenme evresi ve bölünme evresidir. Kromatin
ipliği, dinlenme evresi ve bölünme evresinde farklı formlarda görülür. Kromatin
ipliği, evrelere bağlı olarak üç farklı formda bulunabilir.
Eşlenmemiş Kromatin İpliği :
Kromozomlar, ökaryot hücrelerin çekirdeği içinde, kromatin iplikleri halinde
bulunurlar. Bölünme evresinde olmayan bir hücre çekirdeğindeki uzun kromatin
iplikleri, bir ip yumağı şeklinde bulunur. Bu ip yumağının içinde eşlenmemiş
kromatin ipliği vardır.
- Kromozom
Hücre bölünmesi sırasında, iki kromatit,
kıvrımlar yaparak kısalıp kalınlaşır ve kromozoma dönüşür. Kromozomlarda aynı
genlere sahip iki kardeş kromatit bulunur.
Kromozomun Yapısı:
Hücre, bölünmeye
başlamadan önce, kromatin ipliği kendini eşleyerek iki kromatitli kromatin
ipliğini oluşturur. İki kromatitli kromatin ipliği ise kısalıp kalınlaşarak
kromozom halini alır.
Kromozom Sayıları:
Ökaryot hücreli
canlılarda, hücrelerdeki kromozom sayıları açısından iki çeşit hücre
görülebilir. Bu hücre tiplerinden birisi n (haploid) kromozomlu olan sperm ve
yumurta gibi üreme hücreleri iken, diğeri 2n (diploid) kromozomlu vücut
hücreleridir.
Bir türe ait bireylerdeki kromozum sayısı
aynıdır. Bu sayı, vücudu oluşturan soma hücrelerinde diploid, gametlerinde ise
bu sayının yarısı (haploid) kadardır.
|
||
Sirke sineği |
8 |
4 |
İnsan |
46 |
23 |
Kurt bağrı bitkisi |
46 |
23 |
Tropikal bir balık
türü |
46 |
23 |
Bezelye |
14 |
7 |
At kuyruğu bitkisi |
216 |
108 |
Aynı kromozom sayısına sahip- farklı tür
canlılar olabilir.
Kromozom sayısı ile canlının
evrimleşmişliği arasında bir ilişki yoktur. Çünkü en evrimleşmiş canlı sayıları
insanda 46 kromozom bulunduğu halde, at
kuyruğu bitkisinde 216 kromozom vardır.
Türleri arasındaki fark, kromozom sayısı ile değil, kromozomlar üzerindeki
genlerin yapı ve düzenleri ile ilgilidir.
Genlerine Göre Kromozom Çeşitleri:
Daha önceden de
bahsedildiği gibi kromozomlar üzerinde gen adı verilen kısımlar bulunur. Genler, kalıtım ve hücre yönetiminden sorumludurlar.
Kromozomlarda bulunan genlere göre
kromozomları iki gruba ayırabiliriz.
-Otozom ve Gonozom
-Homolog Kromozomlar
Otozom ve Gonozom:
Bir türün bütün bireylerindeki gametlerde
(sperm veya yumurta hücrelerinde) farklı şekil ve büyüklükte olan ve farklı
genlere sahip kromatin iplikleri bulunur.
Bunlar, gonozom (Kromatin
ipliklerinden birisi turun ses, kıl gibi cinsiyeti ile ilgili olan genleri
taşır. Bu ipliğe gonozom denir. Yumurtada sadece X gonozomu bulunurken, spermde
ya X ya da Y gonozomu bulunur. Yapısal olarak Y gonozomu, X gonozomuna göre
daha küçüktür.)ve otozomlardır. (Kromatin ipliklerinden birisi
türün ses, kıl gibi cinsiyeti ile ilgili olan genleri taşır. Bu ipliğe gonozom
denir. Yumurtada sadece X gonozomu bulunurken, spermde ya X ya da Y gonozomu
bulunur. Yapısal olarak Y gonozomu, X gonozomuna göre daha küçüktür.)
Homolog Kromozomlar:
Yumurta, sperm tarafından döllendikten
sonra aynı şekil ve büyüklüğe sahip kromatin iplikleri zigotta bir araya
gelirler. Bin anadan, diğeri babadan gelen, şekil ve büyüklükleri aynı, genleri
farklı kromozomlara homolog kromozomlar denir.
HÜCRE BÖLÜNMESİ :
Hücre Bölünmesi:
Hücreler ancak bölünerek çoğalabilirler.
Bu bölünme sırasında çekirdekte bulunan kalıtsal bilgi kardeş hücrelere
aktarılır. Bir hücrenin bölünebilmesi için belirli bir büyüklüğe gelmesi gerekir.
Bölünmenin Yararları:
Eğer bir canlı, bir hücrenin büyümesi
sonucu meydana gelmiş olsaydı, bu canlıda hem hücre içi taşınma olayları zor
olacak, hem de difüzyon yüzeyi azaldığı için dışarıdan alınacak besin miktarı
azalacaktı.
Ancak hücre bölünmesi ile bu zorluklar
ortadan kaldırılmış olur. Hücre bölünmesi ile hem hücre içi taşıma olayları
kolaylaşırken, hem de difüzyon yüzeyi artar.
Alt Başlıklar:
Hücre bölünmesi konusunu bazı alt
başlıklar altında inceleyebiliriz:
-Mitoz hücre bölünmesi
-Mayoz hücre bölünmesi
-Mitoz- mayoz karşılaştırması
-Üreme organında mayoz
-Kromozomlarda ayrılmama
Mitoz Hücre Bölünmesi:
Mitoz, temel
olarak tüm hücre çeşitlerinde görülen bir hücre bölünmesi tipidir. Ancak,
memeli alyuvarı, ergin insandaki sinir hücreleri ile sperm ve yumurta, mitoz
veya mayoz bölünme geçirmezler. Mitoz, tek hücrelilerde üreme, çok hücrelilerde
vücut büyümesini sağlar.
Mitoz hücre bölünmesi 3 evrede incelenir.
1. Mitoza hazırlık (interfaz)
2.Çekirdek bölünmesi ( karyokinez )
3- Sitoplazma bölünmesi (stokinez )
Mitoz Hücre Bölünmesi:
Daha önce de bahsedildiği gibi mitoz
hücre bölünmesi 3 evrede incelenebilir:
I. Mitoza hazırlık evresi (İnterfaz)
II. Çekirdek bölünmesi evresi (Karyokinez)
a) Profaz
b) Metafaz
c) Anafaz
d) Telofaz
III. Sitoplazma bölünme evresi
(Sitokinez)
Zigotta Mitoz:
Daha önceki konularda anlatıldığı gibi
spermin yumurtayı döllemesi sonucu zigot oluşur. Zigot daha sonra mitoz
bölünmeler geçirerek canlıyı oluşturur. Yandaki animasyonda zigotun geçirdiği
mitoz, kromozom düzeyinde anlatılmıştır.
Mitoz Bölünmenin Görüldüğü Durumlar:
Bazı doku
hücrelerinde çekirdek bölünmesini takiben Sitoplazma bölünmesi, olmaz böylece
kök çekirdekli hücreler oluşur.
Mitoz hücre
bölünmesi belli bir kontrolle gerçekleşir. Eğer hücre bölünmesini kontrol eden
etmen iş görmez ise hücre kontrolsüz
olarak devamlı bölünür.
Mayoz Hücre Bölünmesi
Bu bölünme şekli sadece eşeyli üreme
yapan canlıların üreme organlarındaki 2n kromozomlu hücrelerde olur. Mayoz
bölünme geçirecek olan hücreye eşey ana hücresi denir.
Mayoz Bölünme:
Mayoz bölünme, I. mayoz ve II. mayoz olmak
üzere iki ayrı evrede gerçekleşir.
I. Mayoz bölünme
I İnterfaz
I. Profaz
I. Metafaz
I. Anafaz
I. Telofaz
I. Sitoplazma
bölünmesi
II. Mayoz bölünme
II. İnterfaz
II. Profaz
II. Metafaz
II. Anafaz
II. Telofaz
II. Sitoplazma bölünmesi
Sperm ve Yumurta:
Testislerde sperm, yumurtalıklarda
yumurta oluşumu mayoz bölünme sonucunda olur.
Mayoz Bölünmede Kromozom Hareketleri:
Mayoz bölünmede iki kez çekirdek, iki kez
sitoplazma bulunur. Sonuçta bir hücreden dört hücre oluşur.
I. Mayozda homolog kromozomlar
birbirinden ayrıldığı için, I. Mayoz sonucu n kromozomlu iki hücre oluşur.
Mitoz-Mayoz Hücre Bölünmelerinin
Karşılaştırılması :
Mitoz ve mayoz hücre bölünmeleri
karşılaştırıldığında bu iki bölünmenin benzer ve farklı özelliklerinin olduğu
görülmektedir.
-Kromozom seviyesinde mitoz - mayoz karşılaştırılması
-Mitoz- mayoz karşılaştırması
-Mitoz- mayoz benzerliği
Üreme Organlarında (Gonadda) Mayoz:
Mayoz bölünme, eşeyli üreyen canlıların
gonad denilen üreme organlarında olur. Erkek gonada testis, dişi gonada ovaryum
(yumurtalık) denir. Testiste mayoz bölünme ile sperm oluşmasına spermatogenez,
ovaryumda mayoz bölünme ile yumurta (ovum) oluşmasına oogenez denir.
-Spermatogenez
-Oogenez
-Spermatogenez-oogenez
karşılaştırması
Seminifer Tüpleri:
İnsan testisi enine kesildiğinde testisin
seminifer tüpleri denilen bir çok tüpçüklerden oluştuğu görülür. Tüpçüklerin
arasında testosteron hormonu salgılayan ara hücreler ve besin hücreleri bulunur.
Seminifer tüpçüklerinden bir tanesini ele alırsak tüpün iç kısmının
spermatogonyum denilen hücrelerle kaplı olduğu görülür.
Sperm Oluşumu:
Spermatitler, sperme dönüşürken
sitoplazmalarını kaybederler. Böylece hareket yetenekleri artmış olur. Spermatidin
golgi cihazı, spermin önünde akrozom denilen bölgeyi oluşturur. Spermatidin
sentriollerinden birisi şekil değiştirerek spermin kuyruğunu oluşturur. Kuyruk,
spermin hareketini sağlar. Spermatidin mitokondrileri, spermin boyun bölgesine
yerleşirler. Mitokondriler, kuyruk hareketl için enerji sağlarlar.
Kromozomlarda Ayrılmama:
Mitoz ve mayoz hücre bölünmesi sırasında iğ iplikleri, kromozomların sentromer
bölgesine bağlanarak onları kutuplara çeker. Bazen, bağlanma veya sentromer
bölünmesi hatasından dolayı kromozomlardan bir veya bir kaçı birbirinden
ayrılamaz. Bu durumda hücrelerden birinde eksik, diğerlerinde ise fazla kromozom bulunur.
-Mitoz’da ayrılmama
- Mayoz'da ayrılmama
Mitoz Bölünmede Ayrılmama:
Mitoz sırasında kardeş kromatitler birbirinden ayrılmaz ise eksik ve fazla kromozomlu iki hücre oluşur. Kromozomların ayrılmaması, otozomlarda veya gonozomlarda gerçekleşebilir. Bu olay zigotun mitoz bölünmesi sırasında gerçekleşmiş ise oluşan canlının yarısındakiler fazla otozom veya gonozom taşırlar. Otozomlar, bireyin vücut özellikleri ile ilgili genleri taşıdığından, otozomu eksik olan hücreler genellikle ölürler. Gonozomu eksik
olan hücreler bireyin üreme organına isabet ediyorsa bireyde kısırlık ortaya çıkar.
-Mitoz Bölünmede Otozomlarda Ayrılmama
-Mitoz Bölünmede Gonozomlarda Ayrılmama
Mayoz Bölünmede Ayrılmama:
Spermatogenez veya oogenez'in I. mayoz veya
II. Mayoz evrelerinde ayrılmama görülebilir. Bu durumda kromatitler
ayrılmazlar. Ayrılmama olayı oogenezde olmuşsa sonuçları önemlidir. Çünkü,
oogenez sonucunda döllenme yeteneği olan bir hücre oluşur. Bu yumurta ya eksik,
ya da fazla kromozom taşır. Ayrılmama olayı spermatogenezde olmuşsa dört
spermden bir tanesi anormal kromozom sayısına sahip olur. Bu anormal spermden
birisinin normal yumurtayı dölleme şansı düşüktür.
-Mayoz Bölünmede Otozomlarda Ayrılmama
-Mayoz Bölünmede Gonozomlarda Ayrılmama
SİSTEMLER VE DUYU ORGANLARI :
Taşıma Sistemleri:
Taşıma sistemi konusunu, bitkilerde ve
hayvanlarda olmak üzere, iki ana başlık altında inceleyeceğiz:
-
Bitkilerde
Taşıma Sistemi
-
Hayvanlarda
Taşıma Sistemleri
Bitkilerde Taşıma Sistemi:
KSİLEM
Yüksek yapılı bitkilerde, hem köklerden
alınan suyun fotosentezde kullanılmak üzere yapraklara, hem de yapraklarda
üretilen besinlerin fotosentez yapamayan
hücreler.e iletilmesi, iletim demetleriyle gerçekleşir. iletim
demetleri, odun (ksilem) ve soymuk iletim demetinden (floem) oluşur.
·
Odun
(Ksilem) Demetleri
·
Soymuk(Floem) Demetleri
Odun İletim Demetleri:
Odun iletim demeti hücrelerinin ara
çeperleri erimiş, yan çeperleri kalınlaşarak boru şeklini almıştır. Bu borulara
odun boruları denir. Hücrelerinin sitoplazması azdır. Bu iletim demetinin
çevresinde, canlı parankima hücreleri ve destek hücreleri bulunmasına rağmen,
odun boruları ölüdür. Odun iletim demetleri, soymuk iletim demetlerine göre,
gövdede içte, yaprakta ise üstte yer alır. Bu tip iletim demetlerinin görevi,
su ve mineraller gibi inorganik maddelerin, kökten yapraklara doğru taşınmasını
sağlamaktır. Bu taşıma, tek yönlü olur.Odun iletim demetlerinde taşınma, dört
faktörden etkilenir:
1- Kök ozmotik basıncı (Kök ozmotik basıncı
suyun gövdeden yukarı doğru 30 metre yüksekliğe kadar çıkmasını sağlar. Bu
basınç hava basıncının 2-3 katı kadardır ) ile topraktan alınan su yukarı doğru
itilir.
2- Yaprak ozmotik basıncı ile odun borularındaki
su yukarı doğru emilir.
3- Odun borularının kılcallığı : Su kılcal
borulardaki iç çeper moleküllerinin su moleküllerini çekmesi ile taşınır.
Kılcal borularda suyun yükselişi oldukça yavaş olur. Bu nedenle çok yüksek
bitkilerde suyun taşınması bu yolla olmaz (kılcallık artıkça suyun yukarı doğru
yükselmesi artar).
4- Terleme ve kohezyon kuvveti: Yapraklarda
terleme ile su kaybedince, yaprak hücrelerinin yoğunluğu artar ve odun boruları
içerisindeki su üzerine bir gerilim uygular.bu emme gücü hava basıncının 30
katı kadar olup, aynı durum kökte de söz konusudur. Böylece gerilim altında
tutulan su sütunu kök hücrelerinden yapraklara kadar iletilir. Boyu 100 m. Ve
daha fazla olan ağaçlarda suyun taşınması bu teori ile açıklanır.
Soymuk İletim Demetleri:
Soymuk iletim demeti hücrelerinin ara
çeperleri tamamen erimediğinden, kalburlu borular oluşmuştur. Hücrelerinin
sitoplazması boldur. Bu iletim demetleri çevresinde, arkadaş hücreleri ve
destek hücreleri bulunur. Soymuk iletim demetleri canlıdır. Soymuk iletim
demetleri, odun iletim demetlerine göre, gövdede dışta, yaprakta ise altta yer
alır. Soymuk iletim demetlerinin iki tane görevi vardır.
1- Yapraklarda fotosentez ile üretilmiş olan
glikozun, diğer kısımlara taşınması
. 2- Köklerden alınan amino asitlerin, diğer
kısımlara taşınması.
Bu yüzden, soymuk
iletim demetlerinde, taşıma iki yönlüdür. Bu taşıma, sadece difüzyon ve aktif
taşıma ile yapıldığından, odun iletim demetlerindeki taşımadan daha yavaştır.
Stomalar:
Yüksek yapılı bitkilerde, köklerde
bulunan emici tüylerle alınan suyun korunması önemlidir. Suyun korunması
sağlanırken bir yandan da kohezyon kuvvetinin çalışması için terleme olayının
gerçekleşmesi gerekir.
Bitkilerde terleme olayı stomalar
aracılığıyla gerçekleşir.
Hayvanlarda Taşıma Sistemleri:
Hayvanlarda taşıma işlemini
gerçekleştiren sıvı (kan) vücutta dolaşır. Bu yüzden hayvanlardaki taşıma
işlemine "dolaşım", taşıma
işini gerçekleştiren sisteme de "dolaşım sistemi" denir.
Hayvanlardaki dolaşım sisteminde görev alan kanın temelde dört görevi vardır:
1. Sindirim sisteminden vücuda alınan
besinleri hücrelere taşır.
2. Solunum organlarından alınan gazlan
hücrelere, hücrelerde oluşan karbondioksidi solunum organına taşır.
3. Hücre metabolizması sonucu oluşan artık
ürünleri boşaltım organına taşır.
4. Hormon üreten (endokrin) hücrelerin kana
verdiği hormonları diğer hücrelere taşır.
Homeostasis:
Hücrelerin, doku
sıvısının ve kanın belirli ve kararlı bir iç dengesi vardır. Buna kısaca iç denge veya homeostasis denir. Bu dengenin
kurulmasında dolaşım sistemi önemli görev alır. Homeostasisnin sağlanmasında
dolaşım sistemi sindirim, solunum, boşaltım sistemleri ile birlikte çalışır.
Homeostasisnin sağlanması için bunlara sinir sistemi ile birlikte endokrin
sistemi de yardım eder.
Açık Dolaşım Sistemi:
Açık dolaşım sistemi toprak
solucanı hariç
omurgasızların hepsinde görülür. Bu dolaşım sisteminde kalp, atardamar
ve toplardamar bulunur. Kılcal damar bazılarında vardır. Kılcal damar olanlarda
kılcalların ucu vücut boşluğuna açılır. Kan, damarlar dışında doku hücrelerini
yalayarak dolaşır. Bu yüzden kan dolaşımı yavaştır.
Kapalı Dolaşım Sistemi:
Kapalı dolaşım
sistemi.toprak solucanı ve tüm omurgalılarda görülür. Bu dolaşım sisteminde
kalp, atardamar.toplardamar ve kılcal damar bulunur. Kılcal damarların uçlan,
açık dolaşım sisteminde olduğu gibi açık değildir. Kan kılcal damarlar içinde
doku hücreleri arasından geçer ve kan dolaşımı hızlıdır
Özellikler :
Kapalı
Dolaşım:
- Vücudun tüm organlarına kanı kalp
verir, kalp alır. Organlar bu kandan besin ve oksijen alır, artık maddelerini
bırakırlar. Organlardaki kan tekrar kalbe döner.
- Kalpten organlara kan götüren
damarlara “atardamarlar” denir. Örneğin, kalpten akciğere kan götüren
atardamarlara akciğer atardamarı, karaciğere götürene karaciğer atardamarı
denir.
- Organlardaki kanı kalbe getiren
damara “toplardamar” denir. Örneğin, akciğerden aldığı oksijenli kanı kalbe
getiren damara akciğer toplardamarı denir.
- Atardamarlar, kalbin
karıncıklarından çıkarlar.
- Toplardamarlar, kalbin
kulakçıklarına kan getirir.
- Karıncık kanı, kasılarak
atardamarlara verildiğinden, kulakçıklardan daha kaslı, dolayısıyla daha
iridir.
- Hayvanlarda Dolaşım Sistemleri:
Dolaşım
sistemi sindirim, solunum ve boşaltım sistemi ile birlikte çalışır.
Hayvanlardaki
Dolaşım Sistemleri:
-
Böceklerde
Dolaşım Sistemi
-
Balıklarda
Dolaşım Sistemi
-
Kurbağa
Ve Sürüngenlerde Dolaşım Sistemi
-
Kuş
Ve Memelilerde Dolaşım Sistemi
Böceklerde Dolaşım Sistemi:
Böceklerde
9-11 gözlü kalp bulunur. Kalbin kasılması ile aort denilen vücut atar
damarına verilen kan, aorttan vücut boşluğuna verilir. Kan tüm organların
etrafını dolaşarak kalbin gevşemesi ile hem toplar damardan hem de ostium
denilen açıklıklardan kalbe döner.
Balıklarda Dolaşım Sistemi:
Balıkların kalpleri iki gözlüdür. Balığın
solungacında temizlenen kan diğer omurgalılardaki gibi tekrar kalbe dönmediği için
kalpte her zaman kirli kan bulunur.
Kurbağa ve Sürüngenlerde Dolaşım Sistemi:
Kurbağa ve sürüngenlerde dolaşım sistemi
ve kanın vücutta dolaşması aynıdır. Her ikisinde de kalp iki kulakçık, bir
karıncık olacak şekilde Uç gözlüdür. Kurbağa ve sürüngen kalbi arasındaki en
önemli fark, sürüngenlerin karıncığında yarım perde bulunurken, kurbağalarda bu
yarım perde yoktur. Diğer sürüngenlerden farklı olarak timsahlarda yarım perde,
karıncığı tam bölecek şekildedir. Ancak bunlarda da kurbağalar ve diğer sürüngenlerdeki
gibi akciğer atar damarı ile aort aynı damardır. Kuş ve memelilerde ise akciğer
atar damarı ile aort birbirinden ayrıdır.
Kurbağa ve Sürüngenlerde Dolaşım:
Kurbağa ve sürüngen kalbinde sol
kulakçıkta akciğerden gelen temiz kan, sağ kulakçıkta da tüm vücuttan gelen
kirli kan bulunur. Kulakçıkların kasılıp, karıncığın gevşemesiyle sol ve sağ
kulakçıktaki temiz ve kirli kan karıncıkta karışır.
Kuş ve Memelilerde Dolaşım Sistemi:
Kuş ve memelilerde dolaşım sistemi ve
kanın vücutta dolaşması temelde aynıdır. Aralarındaki tek fark, kuşlarda sağ,
memelilerde sol aort yayı bulunur. insanda dolaşım sistemi ve kanın vücutta
dolaşması diğer memelilerdeki gibidir.
Dolaşım Elemanları:
Hayvanlarda dolaşımda rol oynayan bazı
yapılar vardır. Bunlar kalp, damarlar ve lenf dolaşımıdır.
§
Kalbin
Yapısı
§
Damarlar
§
Lenf Dolaşımı
Kalbin Yapısı:
Kalp (Kard) içten dışa doğru Uç
tabakadan yapılmıştır. En içteki tabakaya endokard denir. Bu tabakada kan
damarları bulunmaz. Orta tabakaya miyokard denilir. Bu tabaka çizgili kaslardan
yapılmıştır. Sol karıncık tüm vücuda kan pompalayacak güçte olduğundan sağ
karıncıktan daha kalın bir kas yapısı gösterir. Bu kas tabakasının içinde
kalbin kendisini besleyen kroner damarlar bulunur. Kalbin en dışını perikard
denilen tabaka oluşturur. Bu tabaka iki katlıdır. Bu iki tabaka arasında kalbin
atışını kolaylaştıran kaygan bir sıvı bulunur.
Kalbin Çalışması:
Omurilik
soğanından kalbin sağ kulakçığındaki sinüs atrium düğümüne uyarı gelir. Bu
uyarı sinüs atriumdan, atrioventrikular düğümüne iletilir. Atrioventrikular
düğümüne gelen uyarı, his demeti ile karıncıklara yayılarak kalbin çalışması
sağlanır.
Kulakçıklar ile karıncıkların
çalışması birbirine zıttır. Çalışma sırası şöyledir.
1- Kulakçıklar
gevşer (diastol).
2- Böylece
akciğer toplardamarındaki kan ise sağ kulakçığa emilir.
3- Kulakçıklar
kasılır (sistol), Bu sırada karıncıklar gevşer (diastol).
4-
Kulakçıklardaki kan Karıncıklara
pompalanır.
5- Karıncıklar
kasılır.
6- Böylece sol karıncıktaki kan aorta, sağ
karıncıktaki kan ise akciğer atardamarına pompalanmış olur.
Küçük Dolaşım:
Kurbağa, sürüngen, kuş ve memelilerde
kalp, akciğerlerin arasındadır. Kalpteki kirli kan, hemen bitişiğindeki
akciğerlere göndererek temizlenir ve tekrar kalbe alınır. Kanın temizlenmesi
amacını güden bu dolaşım, bu kadar küçük bir alanda gerçekleştiği için buna
küçük dolaşım denir. İnsanda küçük dolaşım, sağ karıncık- akciğer- sol kulakçık
arasında olur.
Büyük Dolaşım:
Kalp ile tüm
vücut arasında olur. Amacı, akciğerlerde temizlenen kanın kalp ile tüm vücuda
verilmesidir. İnsanda büyük dolaşım, sol karıncık-tüm vücut-sağ kulakçık
arasında olur.
Kalp Atış Sayısını Etkileyen Faktörler:
Aşağıdaki
faktörler kalbin çalışmasını hızlandırarak, kalp atış hızını (nabız) artırır:
- Kandaki karbondioksit miktarı
- Vücutta sıcaklık artışı
- Hormonlar (Böbrek üstü bezinden
salgılanan adrenalin ve tiroid bezinden salgılanan tiroksin hormonları kalp
atışını hızlandırır.)
- Sinirler (Sempatik sinirler kalp atışını
hızlandırır, parasempatik sinirler yavaşlatır.
- Yoğun egzersizler damarlardaki basıncı
attırır. Damar basıncı artışı kalp damarlar yoluyla kalp atışını hızlandırır.
Damarlar:
Dolaşım sisteminde, atar.toplar ve kılcal
damarlar olmak üzere üç tip damar bulunur. Atar damarlar ve toplar damarlar
yapı bakımından birbirine benzerler, ancak toplar damarın içinde kanın geriye
dönüşünü engelleyen tek yönlü kapakçıklar bulunur. Atar ve toplardamarlarda
içten dışa doğru Uç tabaka bulunur. En içte tek sıralı yassı epitel hücrelerinin
oluşturduğu endotelyum bulunur. Bunun üzerinde düz kas tabakası ve en üstte de
bağ dokusundan oluşan tabaka bulunur.
- Atar damarlarda Kanın Hareketi
- Toplardamarlarda Kanın Hareketi
- Kılcal Damarlarda Kanın Hareketi
Atar damarlarda Kanın Hareketi:
Atar damarlardaki
kan, kalbin karıncıklarının sistolü ile damarlarda ilerler.
Kan Basıncı (Tansiyon):
Damar içindeki kanın damar çeperine
yaptığı basınca kan basıncı veya tansiyon denir. Karıncıkların sistolü ile
karıncıklardaki kan damarlara verilince sistolik kan basıncı denilen büyük
tansiyon, karıncıkların gevşemesi ile oluşan ve damarlarda kalan kanın
basıncına ise diastolik kan basıncı veya küçük tansiyon denir. Büyük ve küçük
tansiyon arasındaki zamana nabız denir. Nabız normal insanda dakikada
60-70'dlr.
Kan Basıncını Etkileyen Faktörler:
a. Damar
Tıkanması: Fazla yağlı besinlerle beslenen insanlarda, yağ fazlası damar
içinde birikerek kanın vücutta dolaştığı hacmi daraltır. Bu da kan basıncını
arttırır.
b. Sinirlilik
Hali: Sinirli olan insanlarda kan damarlarındaki düz kaslar kasılarak kanın
vücutta dolaştığı hacim daraltılır. Bu da kan basıncını arttırır.
c. Kan Ozmotik Basıncının Artması veya
Azalması: Şeker hastalarında kandaki glikoz yoğunluğu fazladır.Yine.fazla
tuzlu besin alanların kanındaki tuz yoğunluğu fazladır. Bu gibi durumlar kan
ozmotik basıncını arttırır. Kan, dokudan su emer. Kanda sıvı artısı kan
basıncını arttırır.
Toplar damarlarda Kanın Hareketi:
Toplar damarlarda
kalbin karıncıklarının sistolü ile oluşan basınç yoktur. Kalbin üst
kısımlarındaki kan, kulakçıkların emme gücü ve yer çekimi ile kalbe döner. Bu
bölgedeki toplardamarda tek yönlü kapakçıklar bulunmaz. Kalbin alt
kısımlarındaki vücut organlarından kanın kalbe dönüşünde bazı faktörler rol
oynar.
Bunlar;
- Kulakçıkların gevşemesi ile oluşan emme
gücünün kanı yukarı doğru çekmesi
- Nefes verme
sırasında göğüs boşluğundaki basınçazalması ile Kanın göğüs boşluğuna hücum
etmesi,
-
Toplardamardaki tek yönlü kapakçıkların. kanın geri dönüşümünü engellemesi.
- İskelet
kaslarının hareketi ile sıkışan toplardamardaki kanın tek yönlü kapakçıklardan
dolayı yukarı doğru gitmesi.
- Toplardamarın yapısındaki düz kasların
kasılması ile kanın yukarı doğru ilerlemesidir.
Kılcal Damarlarda Kanın Hareketi:
Kılcal damarların yapısında düz kas ve bağ dokusu tabakaları
bulunmaz. Kılcal damarlar sadece endotel tabakasından oluşmuştur. Bu sayede,
doku sıvısı içinde bulunan hücrelerle kılcal damarlar arasında madde alış
verişi kolay olur.
Kılcal damarlar, doku hücrelerinin arasına girerek çok geniş
bir difüzyon yüzeyi oluştururlar. Kılcal damarlarda kanın hareketinin
yavaşlamasının nedeni, atar damarlardaki sıvı azalmasıdır. Bu durum, beton bir
kanal içinde ilerleyen suyun birden kumluk bir araziye geçmesine
benzetilebilir.
Starling Hipotezi 1:
Kılcal damarların
atar damar ucunda iki çeşit basınç vardır. Bunlardan birisi kan basıncı, diğeri
ise ozmotik basınçtır. Kan basıncının nedeni karıncıkların sistolü ile atar
damardaki kanın kılcal damara sıkıştırılmasıdır. Kan ozmotik basıncının nedeni
ise kan plazmasında çözünmüş halde bulunan her şeydir.
Starling
hipotezine göre, kanda bulunan proteinler damardan dokuya geçemediği için,
atar, kılcal ve toplar damarlardaki ozmotik basınç sabittir.
Kılcal damar içindeki su ve suda erimiş
halde bulunan maddelerin, doku sıvısı aracılığıyla hücrelere verilişi ve hücre
metabolizma artıklarının alınması, kılcaldaki ozmotik basınç ve kan basıncının
etkisi ile olur.
Starling Hipotezi 2:
Kılcal damarların atar damar ucunda kan
basıncı, ozmotik basınçtan daha yüksek olduğundan, su ve çözünmüş maddeler
kılcal damarlardan doku sıvısına itilir. Kılcalların toplar damar ucunda ise
ozmotik basınç, kan basıncından büyüktür. Bu yüzden çözünmüş maddeler doku
sıvısından kılcal damarlara emilir.
Atar, kılcal ve toplar
damarlardaki kan basıncı değişimi yanda gösterilen grafikteki gibi olur. Kan
kalpten uzaklaştıkça basıncı azalır. Kan basıncının atar damardan toplar damara
doğru dereceli olarak azalması kan akışının sürekliliği için şarttır. Dolaşım
sisteminin her yerinde basınç aynı olsaydı kan hareket etmezdi.
Damarlardan Madde Alış Verişi :
Lenf Dolaşımı:
Vücudumuzda kan dolaşımından ayrı olarak bir de lenf
dolaşımı bulunur. Kan dolaşımında, kalp ile kalpten çıkan atar damarlar ile
kalbe kan getiren toplar damarlar bulunur. Halbuki lenf dolaşımında, lenf
düğümleri ile sadece lenf toplar damarları bulunur. Lenf sisteminde atar damar
bulunmaz.
ÖZELLİKLER:
LENF TOPLARDAMARI:
-
Lenf toplardamarları yapı bakımından kan toplardamarlarına benzer. Lenf toplardamarlarında da tek yönlü
kapakçıklar vardır.
- Lenf toplardamar kılcallarının ucu
kapalıdır.
- Lenf sisteminde sadece toplardamarlar
bulunduğu İçin, lenf
toplardamarları tüm vücuttan kalbe doğru
hareket ederler. Yani taşıma tek yönlüdür.
- Lenf toplardamarlarının kalbe kan
götürmesinde etkili olan faktörler han toplardamarları ile aynıdır.
-Lenf toplardamarları
arasında lenf düğümleri bulunur.
-Lenf toplardamarları İçinde
lenf sıvısı bulunur.
-Lenfin hareketi kan dolaşımına göre çok
yavaştır. Çünkü kan toplardamarlarında
görülen kulakçıkların emme gücü lenf ,
toplardamarlarında yoktur.
Lenf Dolaşımının Görevi:
1. Lenf düğümleri "lenfosit"
denilen akyuvarları Üreterek, vücudun korunmasını sağlar. (Mikrobik hastalıklar
sırasında, lenf düğümleri daha fazla lenfosit Üretmek için büyürler. Örnek:
İltihabik durumlarda bademciklerin şişmesi gibi).
2. Lenf dolaşımı, yağların sindirimi sonucu
oluşan yağ asidi ve gliserol ile yağda eriyen vitaminleri barsaktan alarak
doğrudan kalbe iletilir. Bu iletim sırasında, yağ sindirim ürünleri aşağıdaki
yolu izlerler.
Yağlar———»Yağ
asidi+Gliserol ———» Lenf toplardamarı ————» Peke sarnıcı Göğüs kanalı
——> Sol köprücük altı toplardamarı
—————* KALP
3. Lenf dolaşımı, kan toplar damarının
toplayamadığı fazla doku sıvısını alarak kalbe iletilir. Lenf toplardamarı
fazla doku sıvısını kalbe iletirken iki yol izler. Birinci yol, bacaklardan
gelen lenf toplardamarı, barsaktan gelen lenf toplardamarıyla birleşerek peke
sarnıcı, göğüs kanalı yolunu izlemesidir. Bu yola sol kol, göğüsün sol kısmı ve
başın sol kısmından gelen lenf damarları da katılır. ikinci yol ise, vücudun
diğer kısımlarından toplanan lenfin izlediği yoldur. Sağ kol, başın sağ yansı
ve göğüs bölgesinin sağ yansından toplanan lenf damarları boyun bölgesindeki
büyük lenf damarına açılır. Bu damar da sağ köprücük altı daman ile birleşir.
SOLUNUM:
Hücre İçi ve Hücre Dışı Solunum:
Hücre içi solunum,
organik moleküllerdeki kimyasal enerjinin ATP' ye çevrilmesidir.
Hücre dışı solunum ise kısaca gaz değişimi olarak açıklanabilir. Tek
hücreliler ve bitkiler ile hayvanlardan sünger, sölentere ve solucanlarda özel
solunum sistemi bulunmaz. Yumuşakçalardan itibaren diğer tüm hayvanlarda
solunum gazlarının değiştirilmesi solunum sistemi ile gerçekleşir.
Solunum Organlarının Özellikleri:
-
Tüm solunum yüzeylerindeki gaz değişimi difüzyonla olur.
-
Tüm solunum yüzeyleri nemlidir. Çünkü, hayvanlardaki difüzyon sulu ortamlar
arasında olur.
-
Omurgalılardaki tüm solunum yüzeylerinin etrafında gaz difüzyonunu
kolaylaştırmak için bol kılcal damar bulunur.
-
Tüm solunum yüzeyleri gaz difüzyonunu kolaylaştırmak için incedir.
- Canlıların sudan
karaya geçmeleri sırasında, solunum organları vücut içinde olanlar kara
yaşamına adapte olmuşlardır. Çünkü tüm solunum yüzeyleri gaz difüzyonu
olabilmesi için nemli olmak zorundadır. Bu durumda, solunum organı vücut içinde
olan canlılar, solunum organlarını nemli tutabilirler. Evrim sırasında solunum
organları, vücut dışında olan canlılar, karada fazla su kaybettikleri için
yaşayamamışlardır. Örneğin, balığın tüm özellikleri karada yaşamaya uygun olsa
bile, sadece vücut dışında olan solungaçları yüzünden vücut bol su
kaybedeceğinden karada yaşayamaz.
Solunum Organlarının Özellikleri:
ENERJİ İHTİYACI SOLUNUM YÜZEYİ
Tüm solunum yüzeylerinin büyüklüğü canlının enerji
ihtiyacı ile doğru orantılıdır. Trilyonlarca hücreye sahip bir filin enerji
ihtiyacı bir solucanınkinden çok daha fazladır. Bu yüzden filin solunum yüzeyi
solucanınkinden çok daha büyüktür. Yine bir böceğin solunum yüzeyi vücuduna oranla
bir filinkinden çok daha büyüktür. Çünkü, böcek çok hızlı Hareket ettiği için
daha fazla enerjiye, dolayısıyla oksijene ihtiyacı vardır. Yani vücut büyüklüğü
ile solunum yüzeyi arasında herhangi bir ilişki bulunamaz. Solunum yüzeyinin
fazla oluşunda asıl etmen canlının enerji ihtiyacıdır.
Hayvanlarda Solunum Organları:
Hayvanlarda yaşanan ortama göre
çeşitli solunum organları evrimleşmiştir.
Deri Solunumu
Deri Solunumu:
Tek hücrelilerde, süngerlerde,
sölenterelerde, yassı solucanlarda, yuvarlak solucanlarda ve halkalı
solucanlarda deri solunumu görülür.
Bunların tüm hücreleri dış ortamla doğrudan gaz alış-verişi yapacak şekilde
bulunduğundan özel bir solunum sistemi gelişmemiştir. Bunlarda gaz değişimi
vücut yüzeyi ile olur.
Solunum Organları:
Solunum sistemlerinde bazı organlar görev
alır.
Bu organlar, deri, solungaç, trake,
akciğerdir.
-
Deri
-
Solungaç
-
Trake
- Akciğer
Deri:
Normal durumlarda hayvanların derileri az
da olsa gaz değişimi yapabilir. Ancak, toprak solucanı ve kurbağadaki gibi
devamlı olan deriler, deri solunumu için daha uygundur. Çünkü havadaki oksijen
deri yüzeyindeki ince su tabakası içinde eridikten sonra hücrelere difüzyonla
girebilir.
Solungaç:
Solungaçlar sadece
suda erimiş oksijeni alacak şekilde özelleşmişlerdir. Bir balığın her iki
yanında dörder tane solungaç bulunur. Her bir solungaçta, kıkırdaktan oluşan
bir solungaç yayı üzerinde binlerce solungaç yaprağı bulunur.
Solungaç yaprakları yassı epitel hücre
tabakasıyla örtülüdür ve içinde atar ve toplar damar kılcalları bulunur.
Balıkların ağızdan aldıkları su, solungaç yayı üzerinde binlerce solungaç
yapraklan arasından geçerken gaz değişimi gerçekleşir.
Trake:
Bu tip solunum organı böceklerde bulunur.
Trake, sisteminde trake denilen borularla, trakeol denilen daha ince borular
bulunur. Trakeoller kılcal damarlar gibi böceğin tüm doku hücreleri arasına
girer. Trake boruları böceklerin kuyruk bölgesinden dışarı açılır. Trakelerln
vücut dışına açılan ağızlarına stigma denir. Böceğin kuyruğunun gevşemesi ile
trake boruları ile içeri alınan hava, kuyruğun kasılması ile tekrar dışarı
atılır.
Trake:
Böceklerde solunum sistemi ile taşıma
sistemi diğer hayvanlardaki gibi birlikte iş görmez. Trake sistemi hücrelere
kadar oksijeni götürür ve hücrelerden aldığı karbondioksidi doğrudan vücut
dışına atar.Yani, böceklerin kanında solunum gazlarını taşıyan hemoglobin gibi
pigmentler bulunmadığından, kanlarının oksijen ve karbondioksit taşıma görevi yoktur.
Akciğerler :
Omurgalılardan kurbağalar, sürüngenler,
kuşlar ve memelilerdeki solunum organlarıdır. Bu hayvanlarda akciğerlerin vücut
içinde oluşu, solunum yüzeyinin devamlı nemli kalmasını sağlar. Akciğerlerin
etrafı gaz değişimini kolaylaştırmak için bol kılcal damarlıdır.
Kurbağa ve sürüngen akciğerlerinde,
solunum yüzeyini genişletmek amacı taşıyan bölmeler vardır. Kurbağalarda deri
solunumu da bulunduğundan akciğerlerdeki bölme sayısı azdır. Kurbağalar larva
evresinde solungaç solunumu yaparlar. Sürüngenlerin akciğer bölmeleri,
kurbağalardakilerden daha fazladır.
Akciğer:
Kuşların akciğerlerine bağlı hava
keseleri bulunur. Bu hava keseleri, memelilerin yaşayamayacağı kadar
yükseklerde yedek hava deposu görevini yapar. Memelilerde akciğerler alveol
kesecikleri sayesinde çok genişlemiştir. Dlpneust gibi bazı balıklarda hem
solungaç hem de akciğer bulunur. Nehir suları azaldıkça balık, balçık içine
gömülür. Bu durumdaki balık, hava kesesini, akciğer gibi havanın oksijenini
almada kullanarak uzun süre yaşayabilir.
İnsanda Solunum Sistemi:
Akciğerlere hava taşıyan ağız ve burun
gibi yollar sayesinde soluk havası ısıtılarak nemlendirilmiş olur. Soluk
borusunun başlangıç kısmına gırtlak denir. Gırtlak içinde ses telleri bulunur.
Gırtlaktan sonra devam eden soluk borusu iki bronşa ayrılarak akciğerlere
girer. Akciğer içindeki bronşlar, bronşçuklara ayrılarak alveol keselerinde
sonlanırlar. Alveol keseleri sayesinde geniş bir solunum yüzeyi oluşur.
Akciğerlerin etrafı plöra denilen iki katlı zarla örtülüdür. Bu zarlar arasında
bulunan su, soluk alış verişi sırasında akciğere binen basıncı önler.
İnsanda Soluk Alıp Verme Mekanizması :
Soluk alıp verme olayı, göğüs boşluğu ve
akciğerin genişleyip (soluk alma), daralması (soluk verme) ile olur. Göğüs boşluğu ile kanın boşluğunu ayıran tabakaya
diyafram denir. Diyaframın kaslı bir yapısı vardır. Soluk alırken kasılan
diyafram, soluk verme sırasında gevşer.
Karbondioksit ve Kan pH'sı İlişkisi:
Vücutta CO2 artışı kanın
pH'sını aside doğru arttırır. Bu durumda, omurilik soğanı uyarılmış olur.
Omurilik soğanı, önce solunumu, sonra da kalp çalışması ile dolaşımı
hızlandırır. Böylece CO2 hızla vücut dışına atılarak kanın pH'sı
normale döndürülür. Kanın normal pH'sı 7,4'dür. Böbrekler ve akciğerler,
dolaşım sistemi aracılığı ile kanın pH'sını ayarlarlar.
Sindirim Sistemi :
Büyük
moleküllerin (polimer), kendilerini oluşturan yapı taşlarına (monomer)
parçalanmasına sindirim denir. Sindirim olayında su, enzimlere yardım ederek
parçalanmayı sağladığından buna, su ile parçalanma anlamında hidroliz denir.
Sindirim, büyük
moleküllerin, yani polimerlerin kendini oluşturan yapı taşlarının
parçalanmasına denir Sindirim olayında su, enzimlere yardım ederek parçalanmayı
sağladığından buna: su ile parçalanma anlamında hidroliz denir Sindirim
olayı aslında iki olaya hizmet eder.
1.
Sindirimle hücre zarından geçemeyecek kadar büyük
moleküllerin, zardan geçebilecekleri kadar küçülmeleri sağlanır.
2.
Hücre içindeki depo maddelerin sindirimle monomerlerine
parçalanarak, solunum gibi olaylarda kullanılacak kadar küçülmeleri sağlanır.
Hücrede Sindirim:
Hücrede sindirim iki çeşittir:
Hücre içi Sindirim
Hücre
Dışı Sindirim
Hücre İçi Sindirim:
Bir
polimerin hidrolizi (sindirimi) hücre içinde oluyorsa buna hücre içi sindirim
denir. Tüm canlı hücreler içinde polimerlerin monomerlere dönüşmesini sağlayan
hücre içi sindirim olayları görülür.
Böylece monomerlerin solunumda kullanılacak kadar küçülmeleri sağlanır. Amip,
öglena, paramesyum ve plazmodyum gibi tek hücrelilerde ve akyuvarlarda hücre
içi slndlrlml lizozom denilen organellerle sağlanır.
Hücre Dışı Sindirim:
Hidroliz tepkimeleri, bir hücrenin
dışında gerçekleşiyorsa buna hücre dışı sindirim denir. Hücre dışı sindirimde
de su ve sindirim enzimleri (hidrolazlar) kullanılır. Hücre dışı sindirim,
gelişmiş organizasyonlu hayvanlarda sindirim organlarının
oluşturduğu sindirim sistemi içinde gerçekleşir.
Mantarlarda
sindirim sistemi yoktur. Bunlardaki sindirim için de su ve enzimler gereklidir.
Mantar, hücre dışına sindirim enzimi salgılar fakat, ortam nemli değilse
sindirim gerçekleşmez.
Bitkilerde Sindirim:
Bitkilerden sadece böcek yiyen bitkilerde
hücre dışı sindirim görülür. Bunlar, Nephentes (ibrik otu), Drosera ve Dionea
gibi bitkilerdir. Hücre dışı sindirim, canlının hücre dışındaki kompleks
moleküllerden faydalanmasını sağladığı için, hücre içi sindirime göre daha
evrimleşmiştir.
- Sindirim olaylarında ATP kullanılmaz,
-Tüm sindirim olayları su ile
parçalanma olaylarıdır.
- Tüm kimyasal sindirim olaylarında su+sindirim
enzimleri kullanılır.
-Sindirim
sonucu oluşan ürünler suda çözünmüş olarak hücreye geçerler.
-Sindirim hücre içinde oluyorsa buna ”hücre içi sindirim” denir. Hücre içi sindirim tüm canlılarda görülür. Böylece, hücre içindeki polimerler, monomerlere dönüşerek kullanılacak hale
gelir.
-Sindirim hücre dışında oluyorsa buna “hücre
dışı sindirim” denir.
-Sindirim olayı hücre içi ve dışında
gerçekleşebildiği için, hayvanların evrimleşmesinde sindirim olayı bir sorun
olmamıştır,
-Canlılık suda başladığı için öncelikle, hücre içi,
daha sonra hücre dışı sindirim evrimleşmiştir.
-Gelişmiş organizasyonlu hayvanlarda, sindirim olayı
sindirim sisteminde gerçekleşir.
Hayvanlarda Sindirim Sistemi:
Hayvanlarda sindirim sistemini iki başlık
altında İnceleyebiliriz:
-Omurgasızlarda Sindirim
Sistemleri
-Omurgalılarda Sindirim Sistemleri
Omurgasızlarda Sindirim Sistemi:
Süngerlerde
sindirim sistemi yoktur. Sölenterelerde sindirim, gastrovasküler boşlukta
gerçekleşir. Yassı Solucanlarda sindirim sistemi, anüs henüz gelişmediği için
eksiktir. Anüs ilk defa Yuvarlak Solucanlarda görülür. Halkalı Solucanlarda
sindirim sistemi kaslı yutak, yemek borusu, kursak, taşlık, barsak ve anüsten
oluşur. Yumuşakçalarda sindirim sistemi, yemek borusu, mide ve barsaktan
oluşur. Eklem bacaklılarda sindirim sistemleri yutak, kursak, kalın ve ince
barsaktan oluşur. Derisi dikenlilerde ince bir sindirim kanalı anüsle son
bulur.
Süngerlerde Sindirim Sistemi:
Süngerlerde
sindirim sistemi yoktur. Bunlar, sadece hücre içi sindirim yaparlar. Bunların
hücre dışı sindirim yapamamalarının nedeni vücutlarındaki çok sayıdaki
deliklerden dolayı, tüm hücreleri su içinde olmasıdır. Hücre dışına enzim
verseler bile, enzimler suda dağılarak kaybolur.
Sölenterelerde Sindirim Sistemi:
Sindirim,
gastrovasküler boşlukta gerçekleşir. Bunlarda tek bir açıklık vardır. Bu
açıklık, hem ağız hem de anüs görevi yapar. Gastrovasküler boşlukta, hücre dışı
sindirim şeklinde başlayan olay hücre içinde tamamlanır. Örneğin, hidrada
tentaküI denilen uzantılarla alınan küçük hayvanlar, yakıcı kapsüllerle etkisiz
hale getirilerek, sindirim boşluğuna alınır. Boşluğun etrafındaki hücreler
enzim salgılayarak avı hücre dışında biraz parçaladıktan sonra fagositozla
hücre içine alır ve hücre içi sindirimle hemen parçalarlar.
Yassı Solucanlarda Sindirim Sistemi:
Bunlarda, anüs
henüz gelişmediği için sindirim sistemleri eksiktir. Ağızlarından sonra gelen
yemek borusunun ucu, kapalı olan kısa bir bağırsağa bağlanır. Bunlarda da ağız
anüs görevini yapar.
Yuvarlak Solucanlarda Sindirim Sistemi:
Anüs ilk defa
bunlarda görülür. Çoğu yassı ve yuvarlak solucanlar iç parazit olarak yaşarlar.
Bunlar, sindirilmiş besinleri hazır olarak aldıklarından sindirim sistemleri
pek gelişmemiştir.
Halkalı
Solucanlarda Sindirim Sistemi:
Toprak solucanında
sindirim sistemi kaslı yutak,
yemek borusu, kursak, taşlık, barsak ve anüsten oluşur. Kursakta bir süre bekletilen besinler, taşlıkta mekanik
olarak parçalanır. Besinlerin enzimlerle kimyasal sindirimi barsakta olur.
Yumuşakçalarda Sindirim Sistemi:
Bunlardaki sindirim sistemi, yemek
borusu, mide ve barsaktan oluşur.
Eklem bacaklılarda Sindirim Sistemi:
Bunlarda besin
çeşidine göre emici, yalayıcı, parçalayıcı tiplerde ağız parçalan vardır.
Sindirim sistemleri yutak, kursak, kalın ve ince barsaktan oluşur.
Derisi dikenlilerde Sindirim Sistemi:
Ağız çevresinde,
aristo feneri denilen sert dişli bir yapı bulunur. ince bir sindirim kanalı
anüsle son bulur.
Omurgalılarda Sindirim Sistemi:
Tüm
omurgalılarda, ince barsaklara bağlanan karaciğer, safra kesesi ve pankreas
bulunur.
-Balıklarda Sindirim Sistemi Kurbağalarda Sindirim Sistemi
-Sürüngenlerde Sindirim Sistemi
-Kuşlarda Sindirim Sistemi
-Geviş Getiren Memelilerde Sindirim
Sistemi
-insanlarda Sindirim Sistemi
Balıklarda Sindirim Sistemi:
Beslenme biçimlerine
göre dişleri farklı yapıdadır. Sindirim sistemleri, ağız, yutak, mide, ince
barsak, kalın barsak ve kloaktan oluşmuştur.
Kloak:
Memelilerde,anüs yerine, diğer omurgalı hayvanlarda kloak bulunur. Son
bağırsak boşaltım ve üreme sistemlerinin
kanalları kloaka açılır.
Kurbağalarda Sindirim Sistemi:
Kurbağalar larva
döneminde herbivor, ergin dönemlerinde karnivor beslenme yaparlar. Larva
dönemlerinde ot sindirimi yapmak için uygun olan barsakları, ergin evrede et
sindirimine uygun olarak oldukça kısalmıştır.
Herbivor:
Otla beslenen hayvanlara verilen isimdir.
Karnivor:
Etle beslenen hayvanlara verilen isimdir.
Sürüngenlerde Sindirim Sistemi:
Sürüngenlerin sindirim sistemlerinin
genel yapısı balık ve kurbağalardakine benzer.
Kuşlarda Sindirim Sistemi:
Kuşların ağzında
diş ve tükürük bezleri bulunmaz. Gagalan ile alınan besinler kursakta
ıslatılarak yumuşatılır. Buradan I.
mideye verilen besinler, katı denilen taşlığa geçer. Buradaki taşlarla öğütülen
besinler, ince bağırsağa verilir. Besinlerin enzimlerle olan kimyasal sindirimi
ince barsakta gerçekleşir.
Geviş Getiren Memelilerde Sindirim
Sistemi:
Geviş getiren
memeliler ot yiyen hayvanlardır.
İnsanlarda Sindirim Sistemi:
İnsanda sindirim
sistemi ağızdaki dişlerle başlar, yutak, yemek borusu, mide, ince ve kalın
barsakla devam ederek anüs ile sonlanır. Karaciğer ve pankreas salgılarıyla
sindirimde görev alan yardımcı organlardır. Besinleri yutaktan anüse kadar olan
hareketi, sindirim sistemindeki düz kasların yaptığı peristaltik hareketle
olur.
Sindirim sisteminde görev alan organlar
şunlardır:
-Ağız
-Dişler
-Yemek Borusu
-Mide
-Karaciğer
-Safra kesesi
-Pankreas
-ince barsak
-Kalın barsak
Ağız :
İnsanda sindirim ağızda başlar. Ağızda sindirime yardımcı olan dişler ve
tükürük bezleri bulunur. Tükürük ve içinde amilaz (Pityalin) enzimi ile mukus
ve su bulunur. Tükürük bezleri, kulak, çene ve dil altında olmak üzere üç
çifttir. Pityalin ağızdaki pişmiş nişastayı dekstrin ve maltoza kadar
parçalayabilir.
Dişler:
Dişler şekil
olarak farklı olmalarına rağmen, yapılan aynıdır. Dişin asıl yapısını fildişi
(dentin) kısmı oluşturur. Fildişi, çene kemiğine bağlanmıştır. Çene kemiği
içinde kalan dış kısmına diş kökü denir. Fildişinin iç kısmını diş özü
oluşturur. Burada sinirlerle dişi besleyen kan damarları bulunur. Diş eti,
dişin boyun bölgesini oluşturur. Diş eti üzerinde kalan dış kısmın üzeri diş
minesi ile kaplıdır. Dişin mineli olan bölgesi dişin taç kısmını
oluşturur. Yetişkin bir insanda 32 diş bulunur. Kesici dişler besinli kesmeye,
köpek dişleri parçalamaya, azı dişler ise öğütmeye yarar. Süt çocuklarında
büyük azı dişleri bulunmaz.
Yemek borusu:
Yemek borusu,
yutak ile mide arasında bulunur. Yemek borusunun duvarında içten dışa doğru,
epitel tabakası, düz kaslar ve bağ dokusu bulunur. Yemek borusundaki tabakalar
aynı şekilde, atar ve toplar damarlar ile sindirim sisteminin diğer bütün
kısımlarında bulunur. Ancak, ince barsakların on iki parmak bağırsağından
sonraki kısımlarını örten epitel tabakası, emme yüzeyini arttırmak için tümür
(villus) denilen çıkıntılarla doludur. Yemek borusundan itibaren sindirim
sisteminin iç kısmını kaplayan epitel hücreleri arasında mukus salgılayan
hücreler bulunur. Bu hücrelere goblet hücreleri denir. Bu hücrelerin
salgıladığı mukus, besinlerin kaymasını sağlayarak epitel tabakasının
aşınmasını önler.
Mide:
Mide, sindirim
sisteminin kese şeklindeki en geniş organıdır. Midenin en iç kısmı mukoza
tabakası ile kaplıdır. Bu tabaka mide asitlerinden korunmayı sağlar. Mideye
besin geldiğinde kan içine gastrin hormonu salgılanır. Bu hormon kan yoluyla
diğer mide hücrelerinin mide özsuyu salgılamalarını sağlar. Mide özsuyu içinde
mukus, su, HCI ile pepsinojen, lap
(renin) ve çok az lipaz enzimleri bulunur. Pepsinojen ve HCI ayrı hücrelerden
salgılanırlar. Pepsinojen, aktif değildir. Ancak, HCI ile birleşince aktif olan
pepsin'e dönüşür. Lap, sadece süt çocuklarında bulunur. Lap'ın görevi, süt
proteini olan kazeinil çöktürerek pepsinin görevini kolaylaştırmaktır. Epitel
hücrelerinin salgıladığı mukus maddesi besinlerin kayarak ilerlemesini sağlar.
Fakat peristaltik hareketlerde etkili değildir. Peristaltik hareketler sadece
düz kas tabakası ile gerçekleşir.
Karaciğer:
Yaklaşık 1,5 kg olan karaciğer, kanın boşluğunda,
midenin sağ üstünde yer alır. Karaciğer, binlerce bölmeden (lobcuk) oluşmuştur.
Lobcuklar karaciğerin temel yapı birimidir. Lobcuğun ortasında "merkezi
toplar damarlar" bulunur. Lobcuğun çevresinde ise," loblar arası toplar damarlar, loblar arası safra kanalı ve
karaciğer atar damarları" bulunur. Karaciğer hücreleri bu damarlar
arasında ve merkezden çevreye doğru ışınsal olarak dizilmiştir. Karaciğer
lobcukları içinde yaşlı alyuvarları parçalayan "kupfer hücreleri"
bulunur. Karaciğer hücreleri arasında sinüsler (boşluk) bulunur.
Karaciğerlere
başlıca iki kaynaktan kan gelir. Birincisi dalak ve kapı toplar daman ile gelen
kandır. ikinci kaynak ise karaciğer atar daman ile aorttan gelen kandır.
Karaciğerin alt yüzeyinde safra (öd) kesesi bulunur. Karaciğer hücreleri
tarafından sentezlenen safra, karaciğer kanalı ile safra kesesine taşınır.
Karaciğerin Görevleri :
- Kandaki glikoz fazlasını alarak glikojen şeklinde depolar.
- Depoladığı glikojeni glikoza çevirerek tekrar kana verir Böylece kan
şekerini ayarlar.
- A, D ve K vitaminleri ile demir, bakır ile amino asitleri depolar.
- Yaşlanan alyuvarları parçalar.
- Parçaladığı alyuvarların hemoglobininden kansızlık durumunda yeni
alyuvar yapar. Embriyo evresinde kan üreten organ karaciğerdir.
- Safra üreterek bağırsağa veya depolanması için safra kesesine
verir.
- Kanın kan damarı içinde pıhtılaşmasını engelleyen Heparini üreterek
kana verir.
- Kanın, hava ile karşılaştığında pıhtılaşmasını sağlayan fibrinojen ve
protrombini üreterek kana verir.
- Proteinleri parçalayarak bunları glikojen ve yağlara dönüşümünü sağlar.
- Protein parçalanması sonucu oluşan zehirli (amonyaklı) maddeleri üre
veya ürik asit haline çevirir.
- Karaciğer hücreleri lenf yapımında da görev alır.
- Alkol ve kullanılan ilaçların zararlı etkilerini önler.
Safra Kesesi:
Karaciğerde
üretilen safranın (öd sıvısı) biriktirildiği kesedir. Besinlerin mideden kimus
halinde ince bağırsağa geçmesi sırasında safra salgılanmaya başlar. Safra
salgılanmasını ince barsak hücrelerinden kana verilen sekretin ve
kolesistokinin hormonları uyarılır. Bu hormonlar safra kesesinin kasılmasını
uyararak safranın on iki parmak bağırsağına verilmesini sağlar. Safra salgısı
içinde safra tuzlan barsaktaki yağlan emülsiyon haline getirerek yüzeylerini
arttırır) safra pigmentleri, kolestrol ve su bulunur. Safra içinde sindirim enzimleri
bulunmaz. Safra kesesindeki safra, yavaş yavaş su kaybederse, kolestrol
yoğunlaşarak safra taşını oluşturur. Bu durumda safra kanalı tıkanırsa, safra
pigmenti karaciğer tarafından geri emilerek vücuda verildiği için sanlık
denilen hastalık ortaya çıkar. Safra salgısının ince bağırsağa ulaşmaması
yağların sindirimini zorlaştırdığı gibi yağların ve yağda eriyen vitaminlerin
emilmesini de güçleştirir.
Safra
salgısı :
Safra salgısı
içinde safra tuzları, safra
pigmentleri, yağ asitleri, kolestrol ve
su bulunur. Safra içinde sindirim enzimi bulunmaz. Safra kesesindeki safra
yavaş yavaş su kaybederse, kolestrol yoğunlaşarak safra taşını oluşturur. Bu
durumda safra kanalı tıkanırsa, safra pigmenti karaciğer tarafından geri
emilerek vücuda verildiği için sarılık denilen hastalık ortaya çıkar. Safra
salgısının İnce bağırsağa ulaşmaması
yağların sindirimini zorlaştırdığı gibi, yağların ve yağda eriyen
vitaminlerin emilmesini güçleştirir.
Safra salgısının üç görevi vardır.
- Safra salgısı, yağların yüzeyini
fiziksel olarak artırarak, lipazın etkisini kolaylaştırır.
- Mideden ince bağırsağa geçen maddeler
HCl'den dolayı asidikti Bazik olan safra salgısı, ince bağırsağa geçtiğinde
asidik ortamı pH' yı 7,8 yapar. Böylece
mide enzimleri ince bağırsakla etkili ince
olmadığı için bağırsak duvarını sindiremez.
-Safra salgısı, yağda eriyen vitaminlerin
kana emilmesini kolaylaştırır.
Pankreas:
Mide ve on iki
parmak bağırsağı arasında bulunan, 70-75
gram ağırlığında, yaprak şeklinde karma bir bezdir. Pankreas, hem kana insülin
ve glukagon hormonlarını veren endokrin bir bez, hem de water kabarcığına
pankreas özsuyu veren ekzokrin bir bezdir. İnsülin ve glukagon hormonları
pankreastaki Langerhans adacıklarında, pankreas özsuyu ise diğer hücrelerde
üretilir. Pankreas özsuyu içinde, nişastaya etki eden amilaz, yağlara etki eden
lipaz, proteinlere etki eden tripsinojen ve kimotripsin enzimleri bulunur.
Pankreasın salgı
yapması için ince barsak hücrelerinden kana salgılanan sekretin hormonu ile
uyarılması gerekir.
İnce Barsak:
İnce barsak, Uç
bölümden oluşur. Yaklaşık olarak 7 - 7,5
metre uzunluğundadır. İnce bağırsağın mideden sonraki 22 cm.'lik bölümüne on iki parmak basağı (deudenum) denir. Diğer
kısımları boş barsak (Jejunum) ile kıvrımlı barsaktır. (İleum). Sindirim sisteminin
yardımcı organları olan karaciğerdeki safra kesesi ile pankreas, ince barsağın
water kabarcığına bağlanır. Midedeki besinler on iki parmak barsağına
geldiğinde, barsaktaki bazı hücreler kana sekretin hormonu salgılarlar. Bu
hormon kan yoluyla safra kesesi, pankreas ve ince barsak hücrelerine ulaşarak
bunların salgı yapmasını uyarır. İnce barsaktaki hücreler protein sindirimi ile
ilgili olarak "erepsin, enterokinaz, dipeptidaz" enzimleri ile
karbonhidrat sindirimi ile ilgi olarak da "dissakkaraz" enzimini
salgılar. Bu hücreler arasında Goblet hücreleri bulunur. Bu hücrelerin mukus
salgılaması ile kayganlaşan barsak ta besinlerin hareketi kolaylaşır.
İnce Barsak:
İnce bağırsağın
iç yüzeyindeki epitel doku, 1 - 1,5 mm.
uzunluğunda parmak şeklinde, çok sayıda villuslar oluşturur. Bu villuslar
sayesinde bağırsağın sindirilmiş besinleri emme yüzeyi sekiz kat artmış olur.
Bu villusların yüzeyindeki silindirik epitel hücrelerinin her birinde ayrıca
mikro villuslar bulunur. Bu sayede barsakta yaklaşık 15 - 20 m2 lik bir emme yüzeyi oluşur.
Kalın Barsaklar:
Karbonhidrat,
protein ve yağların kimyasal parçalanması sonucu ince barsakta oluşan süte
benzer sıvıya kimüs denir. Kimüs içinde sindirim ürünleri ince barsakta
emildikten sonra kalan kısım kalın bağırsağa geçer. Kalın barsaklarda, kimüs
içindeki su, pankreas öz sıvısı ve safra tuzlan emilir. Kalın barsakta bulunan
ve mutual yaşayan bakteriler B ve K vitamini sentezlerler. Peristaltik
hareketler dışkı adı verilen artık maddelerin anüsten vücut dışına atılmasını
sağlar. Dışkı sindirim işleminin son, işe yaramayan ürünü olduğu için
homeostatik dengede adı geçmez. Yani dışkı, boşaltım ürünü değil, sindirim
olayının yan ürünüdür. ince barsakların kalın bağırsağa bağlandığı yere, kör
barsak denir. Kör bağırsağın mikrop kapmasına apandisit denir. Kalın barsak
kolon, çekur ve rektum bölümlerinden oluşur. Kalın bağırsağın vücut dışına
açıldığı yere anüs denir.
İnsanda Besinlerin Kimyasal Sindirimi ve
Emilmesi:
Kimyasal
sindirimle proteinler amino asitlere, karbonhidratlar monosakkaritlere, yağlar
yağ asidi ve gliserole parçalanarak hücre zarından geçecek büyüklüğe
getirilirler. Vitaminler hücre zarından geçebilecek küçüklükte oldukları için bunların sindirimi
olmaz. Kimyasal sindirimde enzimler ve su kullanılır.
-Karbonhidratların sindirimi ve emilmesi
-Yağların sindirimi ve emilmesi
-Protein sindirimi ve emilmesi
Karbonhidratların Sindirimi ve Emilmesi:
Karbonhidratların
sindirimi ağızda başlar, ince barsakta tamamlanır.
Yağların sindirimi ve emilmesi:
Yağların sindirimi
ağızda olmaz, midede çok az olan yağ sindirimi, ince barsakta tamamlanır.
Protein sindirimi ve emilmesi:
Proteinleri
kimyasal sindirimi ağızda olmaz. Protein sindirimi midede başlar, on iki parmak
bağırsağında tamamlanır. Proteinleri sindiren enzimler, salgılandığı hücre
içinde aktif değildir.
Sindirilmiş Besinlerin Emilmesi:
Kimyasal
sindirimle parçalanan besinler ince barsaklardaki villüslerden kana emilirler.
Sindirim sonucu oluşan amino asitler ile glikoz gibi monosakkaritler kapı
toplar damarı ile karaciğere giderler. Yağların sindirimi sonucu oluşan yağ
asidi ve gliserol ise villüsler içindeki lenf toplar damarları ile emilerek,
bazı kısa zincirli yağ asitleri difüzyonla lenfe emilir. Emilme hızı
moleküllere göre değişiktir.
Kan veya lenf damarları
ile vücuda alınan sindirilmiş besinler, hemen kullanılmayacaksa depo edilirler.
Hayvanlar yedek besinlerini glikojen ve yağ şeklinde depolarlar. Bu depo
(yedek) besinler kullanılacakları zaman, hücre içi sindirimle tekrar yapı
taşlarına (monomer) ayrılırlar.
BOŞALTIM
SİSTEMİ :
Boşaltım Sistemleri:
Boşaltım, hücre metabolizması sonucu
açığa çıkan ve işe yaramayan maddelerin vücut dışına atılmasıdır. Böylece,
hücrenin yaşamını sürdürdüğü ortamdaki homeostatik denge sağlanmış olur.
-Bitkilerde Boşaltım
-Hayvanlarda Boşaltım
Bitkilerde Boşaltım:
Bitkilerde özelleşmiş bir boşaltım
sistemi yoktur. Su bitkilerindeki boşaltım, difüzyonla doğrudan çevrelerindeki
suya olur.
Hayvanlarda Boşaltım:
Hayvanlarda, vücuttaki fazla suyu ve
metabolizma artıklarını vücut dışına atmak için özel boşaltım organları ve bu
organların oluşturduğu boşaltım sistemleri gelişmiştir.
Hayvanlarda Azotlu
Artıkların Boşaltımı:
Canlılarda protein gibi azotlu besin
maddelerinin parçalanması sonucu aşağıdaki azotlu ürünler oluşur.
İnsanda Boşaltım Sistemi:
İnsanda boşaltım sistemi böbrekler, idrar
kanalı, idrar kesesi (mesane) ve dış idrar kanalından oluşmuştur.
Böbrek:
Böbrekle ilgili konulan beş ana başlık
altında inceleyeceğiz.
-Böbreğin yapısı
-Nefronun yapısı
-Kanın nefrondan süzülmesi
-Geri emilme
-Salgılama
Böbreğin Yapısı:
Böbrek boyuna kesildiğinde, böbreğin iki
kısımdan oluştuğu görülür. Dışta, kabuk (korteks) ve bunun altında yer alan öz
(medulla) bölgesi bulunur. Böbreğin tam ortasında havuzcuk vardır. Havuzcuktan
çıkan idrar kanalı (üreter), idrar kesesine bağlanır.
Nefronun Yapısı:
Böbrekte yapı ve süzme birimi nefrondur.
Bir böbrekte yaklaşık iki milyon nefron vardır. Bir nefronda, kılcal damarların
oluşturduğu bir yumak (glomerulus), Bowman kapsülü denilen ay şeklindeki bir
yapı ile bu kapsüle bağlı, ince uzun, kıvrımlı bir boru (henle kanalı) bulunur.
Böbrek kılcal damarları böbreğe artık maddeleri getirir.
Kanın Nefrondan Süzülmesi:
Nefronun asıl
görevi, kanın böbrekten geçişi sırasında, kan plazmasını süzmektir.
Glomerulus Kılcal Damarı ile Diğer Kılcal
Damarlar Arasında Farklar:
Glomerulus kılcal kan damarı vücuttaki
diğer kılcal damarlardan farklıdır. Bu farklılıklar aşağıda verilmiştir.
I. Glomerulus kılcalları iki atar damar
arasında bulunur. Glomerulus kılcalları sadece atar damar kılcallarıdır. Bu
kılcalların toplar damar ucu yoktur.Yani, glomerulus kılcalında süzülme olur,
fakat geri emilme olmaz.
II. Kan basıncı tüm glomerulus kılcalları
boyunca aynıdır ve hiç değişmez.
III. Kan basıncı,
diğer kılcallardakinin iki katidir. Böylece kanın Bowman kapsülüne iletilmesi
(süzülmesi) daha kolay olur.
IV. Glomerulus kılcallarını iki tabaka
örter. Birisi kılcal endotelyumu, diğeri ise kılcal epitelyumudur. Bu durum,
kan proteinlerinin ve akyuvarların Bowman kapsülüne geçmesini önler.
Geri Emilme:
Toplar damardaki
yüksek ozmotik basınçtan (emme kuvvetinden) dolayı, henle kanalından geçmekte
olan süzüntü, tekrar gen emilerek toplardamara geçer. Böbrekler kandaki fazla
sıvıyı gen emmeyip atarak kan basıncını ayarladığı gibi fazla iyonları atarak
veya tutarak kan pH'sini da ayarlar.
Salgılama:
Boşaltım kanalcık
hücrelerinden NH3, H+, K+ gibi maddeler
boşaltım kanalcıklarına salgılanarak idrarın bileşimi sabit tutulur. Örneğin,
ilaçların boyalı kısımları tübüler salgılama olayı ile idrara verilir.
Normal insanların
kanında en fazla %1,8 glikoz ve %1 tuz bulunur. Fazla şekerli ve tuzlu besinler
yenilmesi veya şeker hastalığı gibi durumlarda, kanda şeker ve tuz miktarı %4'e
çıkar. Bu şeker ve tuzun hepsi glomerulustan Bowman kapsülüne süzülür. Fakat
süzüntüdeki şeker ve tuzun ancak %2'si tekrar kan toplar damarlarına gen
emilir.
Bu durumda bir
kısım şeker ve tuz idrar toplama kanalında ozmotik bir güç; oluşturur. Bu
ozmotik güç suyun kana geri emilmesini zorlaştırdığı için su kaybına neden
olurlar.
Endokrin Sistem:
Bu konuda, bitki,
hayvan ve insanlardaki salgı sisteminin yapısını ve düzenleyici görevini
öğreneceğiz.
-
Bitki Hormonları
-
Hayvan
Hormonları
Bitki
Hormonları:
Bitki hormonları,
bitki büyümesini ve farklılaşmasını düzenleyen organik maddelerdir. Başlıca
bitki hormonları arasında oksinler(Oksinler, bitkide büyümeyi ve
gelişmeyi etkileyen en önemli hormonlardır. Oksinler, hücre bölünmesi, hücre
büyümesi, hücre farklılaşması, doku farklılaşması gibi olayların yanı sıra,
etilen ile birlikte yaprak dökümü, çiçek açma ve meyve verme gibi olayları
düzenler. Oksinler, özellikle gövde.tomurcuk ve kök uçlarından salgılanır ve
salgılandıkları uç bölgenin altındaki meristem dokusunu uyarırlar. Oksin fazlası
gövdede büyümeyi hızlandırdığı halde kökte yavaşlatır.), giberillinler (Giberillinler,
bitkide gövde uzamasını ve meyve büyümesini hızlandırırlar. Bunun yanı sıra
tohum çimlenmesini de uyarırlar.), sitokininler (Sitokininler, bitki
tomurcuklarının gelişmesinde, tohumların çimlenmesinde ve yaprakların geç
yaşlanmasında etkilidirler.), absisikasit (Absisik asit, bitkilerde uyku
halindeki tomurcuklarda gelişmeyi engeller. Bu maddenin miktarı azaldığında
tomurcuk uykusu denilen engelleme ortadan kalkarak tomurcuklar gelişmeye
başlar.) ve etilen (Etilen, bitkilerde üretildiği yerde etkilidir ve
yaprak dökümü, meyve olgunlaşması gibi olaylarda hızlandırıcı etki yapar.)
sayılabilir.
Bitki hormonları da hayvansal hormonlar
gibi belli hücrelerde meydana getirilir ve etkilerini diğer bitki kısımlarında
gösterirler. Hormonlar, hücreler arası olayları düzenlerken, enzimler hücre içi
olayları düzenlerler.
Bitkilerde
Hareket:
Bir yere bağlı olarak yaşayan
bitkilerde tropizma (yönelme) ve nasti (ırganım) denilen iki türlü hareket
vardır. Bağımsız organizmalarda ise taksis (göçüm) hareketleri görülür. Bunlardan tropizma hareketlerinde özellikle
oksin hormonunun etkisi olduğu halde, nastide turgor durumu etkilidir. Tropizma
ve taksi uyaranın yönüne bağlı olduğu halde ırganım hareketleri uyaranın yönüne
bağlı değildir. Yönelme ve taksis hareketleri uyaranla aynı yönde ise (+), aksi yönde ise (-) olarak isimlendirilir. Örneğin, bitkinin gövdesi ışığa karşı (+) fototropizma, kökleri (-) tropizma yapar. Aynı şekilde öglena, ışığa
karşı (+) fototaksis hareketi yapar.
Böceklerin çoğu yerçekimine karşı (-) jeotaksis
hareketi yapar.
Hayvanlarda
Endokrin Sistem:
Sölentereler ile
yassı.yuvarlak ve halkalı solucanlarda hormon salgılayan tek kaynak, sinir
hücreleridir. Hormon salgılayan sinir hücrelerine nörosekresyon hücresi denir.
Diğer hayvanlarda sinir hücrelerine ilave olarak salgı yapan bez veya hücresel
yapılar bulunur.
-
Kanallı (eksokrin) bezler
-
Kanalsız (endokrin) bezler
-
Karma bezler
Kanallı (Eksokrin) Bezler:
Kanallı bezler, salgılarını bir kanal
aracılığıyla vücut dışına veya sindirim kanalına verirler. Bu yüzden bunlara
dış salgı (eksokrin) bezleri denir. Bunların salgılar hormon değildir.
Bunlara.vücut dışına salgı yapan ter, yağ ve gözyaşı bezi ile tükürük bezleri
örnek verilebilir.
Kanalsız (Endokrin) Bezler:
Kanalsız bezlerin salgılarına hormon
denir. Kanalsız (endokrin) bezlerin salgılan, kanallı bezlerde olduğu gibi bir
kanal aracılığıyla dışarı verilmez.
-
Hipofiz
bezi
-
Tiroid
bezi
-
Paratiroid
bezi
-
Böbrek
üstü (adrenal) bezi
Hipofiz Bezi:
Hipofiz bezi, beyinin alt kısmında
bulunan, 5-6 gr. ağırlığında olan bir
bezdir. Küçük bir bez olmasına rağmen diğer endokrin bezleri kontrol eder.
Hipofiz bezinin ön lobu epitel, arka lobu ise sinir hücrelerinden oluşmuştur.
Hipofiz bezi, beynin hipotalamus bölgesinin kontrolünde salgı yapar.
Arka hipofiz hormonları (Arka hipofiz hormonları, oksitosin ve
vazopressindir. Oksitosin, hamile kadınlarda doğum sancısına neden olarak
bebeğin doğumunu kolaylaştırır. Bu hormon aynı zamanda, doğumdan sonra
memelilerden süt çıkışını sağlar.
Vazopressin, yani antidiüretik hormon,
ince atar damarlardaki düz kasların kasılmasını sağlayarak kan basıncını
artırır. Ayrıca böbrek tüpçüklerini etkileyerek süzülen suyun geri emilmesini
sağlar. Bu hormon az salgılandığı zaman, böbrekten yeteri kadar su emilmediği
için vücut çok su kaybeder. Bu bireyler, kanında fazla şeker bulunan şekerli
şeker hastalarında olduğu gibi çok su içip, çok su kaybederler. Bu yüzden bu kimselere
şekersiz şeker hastası denir.)
Ön hipofiz hormonları (Hipofizin ön
lobundan en az yedi hormon salgılanır. Bu hormonlar, melanosit uyancı hormon,
somatotropin hormonu, tiroid stimüle hormonu, adrenokortikotropik hormon,
folküI uyancı hormon, lüteinleştirici hormon, laktogenik hormondur. Melanosit
uyancı hormon, içinde melanin pigmenti bulunan hücreleri uyararak deriye renk
veren pigmentlerin deride dağılmasını etkiler. Bu hormon balık ve kurbağalarda
daha etkilidir. Somatotropin hormonuna büyüme hormonu da denir. Özellikle uzun
kemiklerle kaslarda büyümeyi dolaylı olarak uyarır. Büme dönemi olan çocukluk
yaşlarında bu hormonun az salgılanması, büyümeyi engellediği için
cüceliğe.fazla salgılanması ise dev yapılılığa neden olur. Büyüme hızının
yavaşladığı olgun insanlarda az salgılanmasının bir etkisi yoktur. Olgun
bireylerde fazla salgılanması el, ayak ve yüz kemiklerinde oransız büyümeye
neden olur. Bu bozukluğa akromegali denir.
Tiroid stimüle edici hormon, tiroid bezini uyararak, tiroid
hormonlarının salgılanmasını sağlar.
Adrenokortikotropik hormon, böbrek üstü
bezinin kabuk bölgesini uyararak buradan steroid hormonlarının salgılanmasını
sağlar.
FoliküI stimüle hormonu, lüteinleştirici
hormon ve laktogenik hormon üreme organlarını etkileyen hormonlar olduğu için
bunlara gonadotropinler de denir.
FoliküI stimüle edici hormon, ovaıyumda
follküI oluşumunu, lüteinleştirici hormon ise laktogenık hormonla birlikte
korpus luteumun oluşmasını sağlar. Laktogenik hormona prolaktin hormonu da
denir. Bu hormon meme bezlerinde süt yapımını sağlar.)
Tiroid Bezi:
Tiroid
bezi gırtlağın hemen altında soluk borusunun ön tarafında bulunan kelebek
şeklindeki bir bezdir. Tiroid bezi foliküI denilen küçük görev birimlerinden
oluşur. Her foliküIün etrafı kübikepitel hücreleri ile kaplıdır. Hipofiz
bezinden salgılanan TSH (Tiroid stimüle hormonu)'ın tiroidi uyarması ile tiroid
bezinden tiroksin ve tirokalsitonin adında iki hormon salgılanır. Tiroid bezi
hormonlarının yapısında iyot bulunur.
-
Troksin
-
Kalsitonin ( Tirokalsitonin)
Tiroksin (Tirotiroksin):
Tiroksin.tiroid bezinin en önemli hormonudur. Bu hormonun
görevi.vücuttaki hücrelerin solunumda kullandıkları oksijen miktarını
ayarlamaktır. Bu hormon fazla salgılanırsa, hücrelerdeki oksijen kullanımı
arttığı için metabolizma hızlanır, vücut ısısı artar ve insanda asabi haller
görülür.Tiroksin hormonunun az salgılanması ise tersi durumlara yol açar
(örneğin, kanda kalsiyum miktarının azalması). Gelişme evresinde bu hormonun az
salgılanması çocukta cüceliğe ve eşey bezlerinin gelişmemesine neden olur. Bu
çocukların enerji eksikliklerinden dolayı hareketleri ve zekaları zayıftır. Bu
duruma ahmaklık (kretenizm) denir. Bu hormonun ergenlik döneminde az
salgılanması ise bedenen uyuşukluğa, vücut ısısının düşmesine ve deride
şişkinliklere ve kıl dökülmesine neden olur. Bu bozukluğa mikrodem denir.
Kuşlar, memeli hayvanlar ve insanlar gibi sıcakkanlılarda, kış aylarında
daha fazla tiroksin hormonu salgılanarak vücut ısısı arttırılır.
Kalsitonin
(Tirokalsitonin):
Bu hormon kandaki kalsiyum ve fosfat
seviyesini düşürücü etki yapar. Tirokalsitonin, paratiroid bezinin salgısı olan
parathormon ile birlikte kandaki kalsiyum iyonlarının normal seviyede kalmasını
sağlar. Tirokalsitonin hormonu, kandaki kalsiyum iyonlarının kemliklere geçmesini
uyararak kandaki kalsiyum seviyesini azaltır.
Paratiroid Bezi:
Tiroid bezi
üzerine gömülmüş bezelye şeklinde, dört küçük bezdir. Paratiroid bezi
parathormon denilen hormonu salgılar. Bu hormon kandaki kalsiyum ve fosfor
metabolizmasını düzenler.
Parathormon özellikle kandaki kalsiyum
iyonu (Ca++’i seviyesini kontrol eder.Yani, kandaki kalsiyum
seviyesi doğrudan paratiroid bezinin kontrolü altındadır. Parathormonun az
salgılanması durumunda, tiroid bezinin tirokalsitonin hormonu baskın duruma
geçer ve kandaki kalsiyumu kemiğe verir ve kemlikler sertleşir. Bu durumda
kandaki kalsiyum miktarı azalır. Kandaki kalsiyumun azalması bazı
düzensizliklere neden olur. Örneğin, bireyin kasları normal çalışmadığı için
kaslarda titremeler olur. Bu hastalığa tetani denir. Parathormon çok
salgılanırsa, kemiklerdeki kalsiyum kana geçer. Bu durumda kemik erimesi
görülür ve kandaki fazla kalsiyum böbreklere taşınır ve orada böbrek taşını
oluşturur. Kemik erimesi daha çok yaşlılarda görülen bir hastalıktır.
Özellikler
Kalsiyum:
-
Kemik
oluşumunda görev alır.
-
Kasların
kasılmasında görev alır.
-
Sinir
uyarılarının taşınmasında görev alır.
-
Kanın
pıhtılaşmasında görev alır.
-
Aktif
taşıma olayında görev alır.
-
Kasların
normal işleyişi için gereklidir.
-
Sinir
sisteminin normal işleyişi için gereklidir.
Böbrek Üstü (Adrenal) Bezi:
Böbreklerle doğrudan ilişkisi olmayan bu bezler böbreklerin üzerine
yapışmış haldedirler. Böbrek Üstü bezi iki kısımdan oluşmuştur. Hipofiz
bezinden salgılanan ACTH ile adrenal bezin korteks kısmı uyarılır. Bu kısımdan kortizol (Kortizol, şeker ve protein metabolizmasını düzenler. Bu hormon, protein
ve yağların glikoza çevrilmesini hızlandırır.Yani, protein ve yağların yıkımı
artarken, karbonhidrat yapımı artar. Bu yüzden bu hormon kandaki glikoz
seviyesinin artmasına da neden olur.) ve aldesteron (Aldosteron, böbreğin idrar
tüpçüklerinden sodyum ve klor iyonlarının gen emilmesini arttırır. Korteks
hormonlarının az salgılanması durumunda iştahsızlık, kaslarda zayıflama, genel
halsizlik ve deride tunç rengi ortaya çıkar. Buna tunç veya addison hastalığı
denir.) hormonları salgılanır. Adrenal
bezin öz bölgesinden ise adrenalin (epinefrin) (Adrenalin, karaciğerdeki
glikojenin glikoza dönüşümünü hızlandırır. Bu hormona korku, heyecan veya stres
hormonu da denebilir. Normalde az miktarda salgılanan bu hormon, korkma veya
heyecan durumunda salgılanması artar. Bu hormonun fazla salgılanmasıyla,
sempatik sinirlerin faaliyeti artar, kalp atışı artar, damarlar genişler. Bu
yüzden yüz kızarır, göz Bebekleri büyür, beyine daha fazla kan gider, saçlar
dikleşir, karaciğerdeki glikojenin glikoza dönüşmesi hızlanır ve dolayısıyla
kan şekeri artar. Bu durumda dokudan kana su geçişi olur. Bu durum, kan
basıncını arttırdığı için böbrekte süzülme artar ve insanda idrar yapma hissi uyanır.
Bu olaylar sonucunda solunum ile birlikte insanın enerjisi artar. Bu yüzden
insan dövüşme ve kaçma durumlarında daha kuvvetli olur.) ve noradrenalin
(norepinefrin) (Noradrenalin, kan damarlarının kasılmasını
arttırarak kan basıncının yükselmesinde etkili olur.) hormonları salgılanır.
Karma Bezler:
Bu bezler hem kanalları ile sindirim
kanalına veya vücut dışına salgı yaparken, hem de kana hormon verdikleri için
hem eksokrin hem de endokrin bez sayılırlar. Karma bezlere örnek olarak
pankreas bezi ile gonadlar verilebilir.
-
Testisler
-
Ovaryum
-
Pankreas
bezi
Testisler:
Erkeklerdeki erbezleri, sperm Üreterek bunları vas deferens kanalıyla
vücut dışına vermelerinden dolayı dış salgı (eksokrin) bez sayılırlar. Bu
bezler aynı zamanda kana hormon salgıladıkları için iç salgı (endokrin) bez
olarak kabul edilirler. Bu organın endokrin faaliyeti göstermesi hipofiz
bezinin FSH ve LH hormonları (gonadotropinler) ile sağlanır. Testisten
salgılanan hormonlara genel olarak androjenler denir. Androjenler içinde en
önemlisi testosteron'dur. Bu hormon erkeklerde ikincil eşey karakterlerinin
(sakal ve bıyık çıkması, kılların büyümesi vücuda dağılışı, sesin kalınlaşması,
erkek tipli kemik ve kas yapısı) gelişmesini sağlar. Testosteronun az
salgılanması az önce sayılan özelliklerin körelmesine neden olur.
Ovaryum:
Dişilerdeki ovaıyumlar yumurta kanalı
(fallop tüpÜ) ile vücut dışına yumurta vermelerinden dolayı eksokrin bez
sayılırlar. Ovaryumlar aynı zamanda kana östrojen ve progesteron hormonları
salgılandığı için endokrin bir bezdir. Ovaryum hipofiz bezinin FSH, LH ve LTH
hormonları (gonadotropinler) ile kontrol edilir. Ovaryum hormonları östrojen ve
progesteron hormonlarıdır.
Pankreas Bezi:
Pankreas bezi bir kanal yardımıyla
sindirim kanalına enzimleri salgıladığı için dış salgı bezi sayılır. Bu bez
aynı zamanda doğrudan kana insülin ve glukagon hormonları salgılar. Pankreas'
ın içine dağılmış halde özel hücre kümeleri bulunur. Bunlara Langerhans
adacıkları denir. Bu adacıklara alfa ve beta hücreleri bulunur. Alfa hücreleri
glukagon (Glukagon, insülin hormonunun etkisine zıt bir etki gösterir.
Glukagon karaciğerdeki glikojenin yıkılarak glikoza dönüşmesini ve kana
verilmesini sağlar. Glukagonun bu etkisi adrenalin hormonunun etkisine
benzetilebilir. Yani glukagon, kandaki şekerin artmasını sağlar.
Kandaki şeker yoğunluğunun sabit
tutulmasında, insülin, glukagon ve adrenalin hormonları birlikte iş görürler.)
, beta hücreleri ise insülin (İnsülin, hücreler içinde glikozun
girmesini hızlandırır.Yani, kanda insülin hormonu bulunması kanda şeker
seviyesini azaltır. İnsülin sayesinde hücrelerin glikozdan enerji elde etmeleri
sağlanır. İnsülin, kas ve karaciğerde glikojen yapımını da hızlandırır.)
hormonu salgılar.
Şeker Hastalığı (Diabetes Mellitus):
Bu hastalıkta, pankreas bezindeki bir bozukluktan dolayı kana insülin
hormonu ya çok az, veya hiç verilmez. insülinin kandaki eksikliği kanda şeker
miktarının artmasına neden olur. Bu durumda hücre içine yeteri kadar glikoz
girmediği için hücreler glikoza açtır ve gerekli enerji Üretimi yapılamaz.
Şeker hastalan fazla iştahlı olmalarından dolayı çok yemek yerler fakat,
devamlı kilo kaybederler. Çünkü, hücreler enerji kaynağı olarak yapılarındaki
yağ ve proteinlerden enerji elde eder.
Şeker hastalarının
kanında normaldekinden fazla olan glikozun atılabilmesi için fazla su gerekir.
Bu yüzden şeker hastaları aşırı idrar atarlar ve çok su içerler. Normal
insanların idrarında glikoz bulunmazken, şeker hastalarının idrarında glikoz
bulunur.
SİNİR
SİSTEMİ:
Sinir Sistemi:
Canlılar devamlı
olarak çevrelerinden çeşitli uyaranlarla bilgi alırlar ve bu bilgilere karşı tepki
gösterirler. Hayvanlarda sinir sistemi, endokrin sistemi ile birlikte çalışarak
vücudun iç dengesinin
(homeostasis) ' sağlanmasında etkili
olur. Bitkilerde sinir sistemi yoktur. Hayvanlarda sinir sistemi nöron denilen
sinir hücreleridir.
-Omurgasızlarda sinir sistemi
-Omurgalılarda sinir sistemi
Omurgasızlarda Sinir Sistemi:
Tek hücreli
organizmalarda sinir hücresi yoktur. Bunlarda, mesaj taşıyıcı özel reseptör
proteinler bulunur. Paramesyumda olduğu gibi alınan uyartılar, sinir telleri
sayesinde hücrenin her tarafına iletilir. Merkezi sinir sistemi bilgi işleme ve
değerlendirme merkezidir. Bu merkez gelen bilgileri değerlendirerek ilgili
tepki organına veya beze gönderir. Uyartılara karşı tepki gösteren organa
efektör organlar denir. Uyartının iletilmesi ve bu uyartıya cevap verilmesi
aşağıdaki şekilde olmaktadır :
Uyartı Reseptör
hücre Duyu nöronu Motor nöron Efektör
Motor cevap
Gangliyon: Sinir hücresinin oluşturduğu sinir
kümesine gangliyon denir. Örneğin, beyin en büyük has gangliyonudur.
Omurgalılarda Sinir Sistemi:
Omurgalılardaki
sinir sistemi temel yapı ve fonksiyon olarak insandaki sinir sistemine benzer.
Balıklarda belirgin olmayan beyin yarım küreleri diğer omurgalılarda
belirgindir. Balık ve kurbağalarda düz olan beyincik, kuş ve memelilerde
kıvrımlıdır. Beyinciğin büyüklüğü hayvanın kas faaliyeti ile doğru orantılıdır.
Beyinciği çıkarılan bir kuş dengeli uçamaz.
Tüm hayvanlarda iç ve dış uyarılardan alınan
bilgiler, merkezi sinir sisteminde değerlendirilerek tepki organına (efektör)
tepki oluşturulur. Örneğin, bir salgı bezinden alınan duyu, merkezi sinir
sistemindeki ara nöronlarda değerlendirildikten sonra, motor nöronlarla yine
aynı salgı bezine iletilerek salgı yaptırılır.
Refleks:
Elimize iğne
batınca elimizi çekmemiz basit reflekse bir örnek olarak verilebilir. Basit
reflekslerde duyu ve motor nöron gibi iki nöronla tepki oluşur.
İnsanda Sinir Sistemi:
İnsandaki sinir
sistemi, diğer omurgalılardaki gibidir. İnsan sinir sistemi, merkezi sinir
sistemi ve çevresel siniri sisteminden oluşur.
-Merkezi sinir sistemi
-Çevresel sinir sistemi
Merkezi Sinir Sistemi
-Beyin
-Omurilik Soğanı
-Beyincik
-Omurilik
Beyin:
Milyarlarca
nörondan oluşan beyin, sinir sisteminin merkezidir. Omurgalılardaki beynin
temel yapısı birbirine benzer. Beyin dıştan içe doğru, sert zar, örümceksi zar
ve ince zar denilen üç zarla örtülüdür. İnce zarda bulunan kan damaları beynin
beslenmesini sağlar. Omurilikteki zar yapısı da aynı beyindeki gibidir.
Örümceksi zar ile ince zar arasında, beyin ve omuriliği şiddetli sarsıntılardan
koruyan serebrospinal sıvı bulunur. Beyin, ön-orta-arka beyin olmak üzere üç
kısımda incelenir.
On beyin (Uç beyin):
Beynin en büyük
kısmıdır. Ön beyinde, son beyin (telensefalon) ve ara beyin (diensefalon)
denilen iki kısım bulunur. Uç; beyin, iki beyin yarım küresinden oluşur. Bu
yarım küreler, diğer beyin kısımlarının üzerini bir mantar gibi kapatır. Beyin
kürelerini birbirine bağlayan kısımlara nasırlı cisim ve beyin üçgeni denir.
Ara beyin, talamus, hipotalamus ve arka hipofizden oluşur. Hipotalamusta su
dengesi, karbonhidrat, yağ metabolizmasi, iştah, kan basıncı, vücut sıcaklığı
gibi merkezler bulunur. Bu bölge sinir ve endokrin sistemin birlikte
çalışmasını da düzenler. Kısaca, hipotalamus iç denge (homeostasi) ile ilgili düzenlemeler yapar.
Orta Beyin (Mezensefalon):
Beyincik ve ara
beyin arasındadır. Fazla ışıkta göz bebeğinin kasılarak küçülmesini düzenler.
Burada, vücudun duruşunu düzenleyen merkezlerde bulunur.
Arka Beyin (Rombensefalon):
Omurilik soğan ve beyincikten oluşur.
Omurilik Soğanı (Medulla):
Yapısı omuriliğe
benzer. Omurilik, soğanındaki merkezler, solunum, dolaşım ve boşaltım
olaylarını düzenler. Bunlardan başka kalp çalışma hızı, karaciğerlerin şeker
ayarlaması gibi metabolizma olayları ile yutma, çiğneme, öksürme, hapşırma,
kusma ve kan damarlarının kasılıp gevşemesi gibi olayları yönetir. Bu yüzden
omurilik soğanına hayat düğümü de denir.
Beyincik:
Loplu bir yapıya
sahiptir. Beyincik içindeki ak madde bir ağaç gibi boz madde içinde dağıldığı
için bu kısma hayat ağacı denir.
Beyincik,
vücuttaki kas faaliyetini düzenleyerek, vücudun dengeli hareketini sağlar.
Beyinciği çıkartılan bir kuş dengesiz bir şekilde uçmaya çalışır.
Omurilik:
Omurilik,
omurilik soğanından sonra gelir ve kuyruk sokumuna kadar omurga iğne uzanır.
Omurilikte beyindekinin tersine dışta ak, içte boz madde bulunur. Ak madde,
miyelinil; aksonlar ve dendritlerden, boz
madde ; ise nöron gövdelerinden oluşur.
Boz madde, ak madde içine kelebek gibi yayılmıştır.
Ak maddede,
vücuttan beyine, beyinden vücuda giden sinirler bulunur. Boz maddede ise duyu
nöronlarının aksonları, ara nöronlar ve motor nöronlarının hücre gövdeleri
bulunur.
Omurilikten çıkan
sinirler omurlar arasından geçerek vücudun sağ ve solundaki organlara gidip
gelirler. Bu sinirler omurilik içinde çapraz yaparlar. Bu yüzden, beynin sol
tarafı vücudun sağ tarafındaki organları, sağ tarafı ise sol tarafındaki
organları kontrol eder. Omurilikten toplam 31
çift sinir çıkar
Omurilik bir
refleks merkezi olarak çalışır. Bu refleksler üç çeşittir.
a.
Kalıtsal refleksler:
Örneğin, yeni doğmuş çocuğun göz kırpması, meme emmesi, ayağına iğne
batırılınca ayağını çekmesi fazla ışıkta gözbebeğinin küçülmesi gibi.
b.
Şartlı refleksler: Bazı
kalıtsal reflekslerin değişmesidir. Rus bilgini Pavlov'un deneyinde olduğu
gibi, köpeğin zil sesine salyasının akması şartlı reflekstir.
c.
Alışkanlıklar: Beyin çok
sık aralıklarla yaptığı ve öğrendiği şeyi omuriliğe yükler. Örneğin, yürüme,
sigara içme, araba sürme gibi. Beyin, beş duyu ile algıladığı uyartıların
yorumunu yaptığı için yavaş hareket eder. Halbuki refleksler daha hızlı
oluşurlar. İnsanin düz yolda yürümesi omurilik faaliyeti ile olur. Fakat, gece
zifiri karanlıkta yürümek beyin faaliyeti ile olur.
Çevresel Sinir Sistemi:
Çevresel sinir
sistemi, beyin ve omurilikten çıkar. Beyinden 12
çift sinir çıkar. Bu sinirler baştaki beş duyu organı ile bu organlarla ilgili
kas ve bezlere gider. Omurilikten toplam 31
çift sinir çıkar. Beyin ve omurilikten çıkan çevresel sinirler iki grupta
incelenir. Bunlar vücudun dışındaki organlara giden vücut (somatik) sinirleri
ile vücut içinde kendi kendine çalışan organlara giden (otonom) sinirlerdir.
Somatik Sinirler:
Vücut dışındaki
uyartıyı alan duyu sinirleri ile İskelet kaslarına bilgi götüren motor sinirler
bulunur. 5 duyu ile istemli vücut
hareketleri ve refleksler bu sistem ile yapılır.
Otonom Sinirler:
Bunlar isteğimiz
dışında, kendi kendine çalışan mide, barsak, kalp, akciğer, böbrek, karaciğer,
pankreas ve üreme organları gibi iç organlara giden motor sinirlerdir. Otonom
sinirler, omurilik, omurilik soğanı ve hipotalamustaki merkezlerle
yönetilmektedir. Otonom sinir sisteminde sadece miyelinsiz motor nöronlar
bulunur.
Sinir Sistemi ile Endokrin Sisteminin
Birlikte Çalışması:
Sinir sistemi
endokrin sistem ile birlikte çalışarak vücudun iç dengesini (homeostasi) korumada görev alır.
Vücudumuzun İğne salgı yapan endokrin bezler sinir sistemi aracılığı ile
salgılarını yaptığı gibi bazı hormonlar da sinir sisteminin faaliyetini
düzenlerler. Örneğin, yılan gören bir insan, sinir faaliyeti ile hızlı bir
irkilme yapar. Sinir sisteminin böbrek Ustu bezini uyarması ile salgılanan
adrenalin, solunumu, kalp atışını, kan şekerini arttırır. Bu durum, yılan
tehlikesi kalksa bile bir süre devam eder.
Sempatik ve Parasempatik Sinirler:
İç organlardan
duyu nöronları ile merkezi sinir sistemine uyartılar gelir. Merkezi sinir
sistemi her iç organa iki otonom sinir gönderir. Bu sinirlerden bin o organın
faaliyetini hızlandırırken (sempatik sinirler), diğerleri (parasempatik sinirler)
yavaşlatır. Sempatik sinirlerin çalışması, özellikle insan zor durumda kaldığı
zaman etkilidir. Örneğin, kızma, sinirlenme durumlarında, sempatik sistem kan
basıncını, kan şekerini, kalp atışını hızlandırırken, kan damarlarını daraltır,
terlemeyi arttırır, göz bebeklerini genişletir. Parasempatik sistem ise, bir
süre sonra biraz önce anlatılan olayları yavaşlatıcı yönde etki yapar.
Beyin bölgesinden
çıkan en önemli sinir, Vagus siniridir. Omurilikten çıkan en önemli sinir ise
siyatik siniridir. Vagus siniril, akciğer, kalp, pankreas, mide ve barsaklara
giden parasempatik sisteme alt otonom sinirlerdir. Siyatik sinirleri ise
bacaklara giden somatik motor sinirlerdir.
DESTEK SİSTEMİ :
Bitkilerde Destek Yapılar:
Tek hücreli ve
basit yapılı bitkiler ile tek yıllık otsu bitkilerin ve gelişmekte olan bitki
kısımlarının dikliği ve sertliği destek dokular tarafından sağlanır.
Hayvanlarda Destek Yapılar:
Çoğu hayvanda iskelet sistemi ile
birlikte kas sistemi de destek yapıyı oluşturur. Hayvanlardaki destek sistemi
aynı zamanda hayvanın hareketini de sağlar. Hayvanlarda dış ve iç; iskelet olmak üzere iki tip iskelet
sistemi bulunur.
-Dış iskelet
-iç
iskelet
Dış İskelet:
Dış iskelet
hücrelerinin salgıladığı organik veya inorganik maddelerden veya her ikisinden
oluşur. Böceklerin dış iskeleti azotlu bir polisakkarit olan kitinden
oluşmuştur. Yumuşakçalardaki kalsiyum karbonatlı dış iskelet az miktarda da
organik madde kapsar. Böceklerdeki kitinden iskelet, hayvanın hareketini
zorlaştırmazken, yumuşakçalardaki (örneğin salyangozdaki) dış iskelet hayvanin
hareketini zorlaştırır.
İç İskelet:
İç iskelet
omurgasızlardan sadece süngerler ve derisi dikenlilerde görülür. Süngerlerde
mezenşim hücrelerinin salgıladığı iç
iskelet iğneleri vardır. Deniz yıldızlarının iskeleti ince bir deri tabakası
ile kaplı olduğundan iç iskelet
sayılmaktadır.
Omurgalılarda iç iskelet embriyo
evresinde kıkırdaktan oluşmuştur. İlkel omurgalılar ile kıkırdaklı balıklarda
iç iskelet tüm hayat boyunca kıkırdak olarak kalır. Diğer omurgalılarda
iç iskelet inorganik madde bakımından zenginleşerek kemikleşir.
İnsan İskeleti:
İnsan iskeleti, baş, gövde ve üyeler (kol
ve bacaklar) olmak üzere üç; kısımda incelenir.
-Baş İskeleti
-Gövde İskeleti
-Üyeler
Baş İskeleti:
Baş, kafatası ve yüz iskeletinden
oluşmuştur. Kafatası kemikleri birbirine sıkıca bağlanmıştır. Alt çene ve şakak
kemikleri birbirine bağlı ve hareketlidir. Diğer kemikler birbirine bağlı fakat
hareketsizdir.
KAFATASI
KEMİKLERİ |
YÜZ
KEMİKLERİ |
Adı Sayısı |
Adı Sayısı |
Alın 1 |
Tırnakçık 2 |
Yan kafa 2 |
Elmacık 2 |
Şakak 2 |
Burun 2 |
Art Kafa 1 |
Sapan 1 |
Temel 1 |
Boynuzcuk 2 |
Kalbur 1 |
Üst çene 2 |
|
Damak 2 |
|
Üst çene 1 |
Gövde İskeleti :
Gövde iskeleti, omurga, göğüs kemiği,
kaburgalar, omuz ve kalça kemiklerinden oluşmuştur.
-Omurga
-Göğüs kemiği
-Kaburgalar
-Omuz kemikleri
-Kalça kemikleri
Omurga:
33 omur kemiğinden oluşan omurga, boyun,
sırt, bel, sağrı ve kuyruk sokumu olmak üzere beş bölgeye ayrılır.
Göğüs Kemiği:
Göğüs kemiği, üst kısmı geniş alta doğru
sivrilen yassı bir kemiktir.
Kaburgalar:
Kaburgalar, on
iki çifttir. Bunlardan ilk yedi çifti göğüs kemiğine bağlanmıştır. 8, 9 ve 10.
kaburga kemikleri birbirleriyle birleşerek yedinci kaburgaya bağlanırlar. Son
iki çift kaburga kemiklerine yüzücü kaburgalar denir ve ön uçları serbesttir.
Omuz Kemikleri:
İki kürek, iki tane de köprücük
kemiklerinden oluşmuştur.
Kalça Kemikleri:
Kalça, oturga ve çatı kemiklerinden
oluşur.
Üyeler:
Üyeler
denildiğinde kollar ve bacaklar akla gelir. Pazı kemiği, köprücük ve kürek
kemiklerinin oluşturduğu çukura, uyluk kemiği ise kalça kemiğinin çukur kısmına
yerleşmiştir.
Destek Sistemi :
Eklemler iki
kemiğin birleştiği yerde bulunur. Eklemler, hareketsiz, hareketli ve az
hareketli olmak üzere üç kısımda incelenir.
Eklemler:
Eklemdeki kemik
uçları, bağ dokusundan oluşmuş eklem kapsülü ile çevrilidir. Eklem kapsülünün
iç, sinoviyal zar ile kaplıdır. Eklemin içini, sinoviyal zar tarafından
Üretilen eklem sıvısı ile doludur. Eklem kapsülünün yanı sıra, bağ dokusundan
oluşmuş eklem bağları da iki eklemi içten ve dıştan birbirine bağlar. Eklemdeki
iki kemiğin ucu eklem kıkırdağı ile örtülüdür.
Kas Sistemi:
Kaslar, vücudun
hareketini sağlayan dokulardır. Kaslar aynı zamanda omurgalı hayvanların
iskeletine bağlı olarak destek görevi de yapar. Kas dokusu denildiğinde İlk
akla gelen düz ve çizgili kaslardır.
Omurgasız hayvanlardaki
kaslar düz kaslardır. Omurgasız hayvanlardan sadece eklem bacaklılardaki ağız,
bacak ve uçma kaslarında çizgili kas bulunur.
İnsanda Kas Sistemi:
İnsanin iskelet
sistemi ve kalbi çizgili kaslardan oluşmuştur. Kalp kası hariç; diğer tüm
kaslar istemli olarak çalışırlar. İskelet kasından başka dil, göz kapağı ve
karın kasları da çizgili kaslardan oluşmuştur. İnsanda düz kaslar istem dışı
çalışırlar ve bunlar soluk borusuna, tüm sindirim sisteminde, kılcal damarlar
hariç tüm damarlarda ve idrar kesesinde bulunurlar.
İskelet Kasları :
İskelet kasları
kemiklere bağlanarak genellikle onların hareketini sağlar. Kasların iskelete
bağlandığı yere kas kirişi veya tendon denir.
Fizyolojik Tetanoz:
İskelet kası
lifleri, bir kere uyarılıp ikinci bir uyarıma cevap verebilmesi için 0.002 saniye gibi çok kısa bir döllenme
evresini geçirmesi gerekir. Bu süre tamamlanmadan kasa yapılan ikinci uyarıya
kas cevap vermez. Kas döllenme evresine girmeden devamlı uyarılırsa kas hep
kasılı kalır ve yorulur. Bu duruma fizyolojik tetanoz denir. Kalp kasında
tetanoz durumu olmaz.
Kas Tonusu:
Normal bir
insanda tüm iskelet kasları sürekli az da olsa kasılı haldedir. Bu duruma kas
tonusu denir. Kas tonusu sayesinde vücut şekli korunmuş olur.
Felç:
Kasa impuls getiren motor sinir, eğer
zedelenirse kas çalışmaz. Bu duruma felç; denir.
Duyu Organları Duyu Organları:
Vücudumuza dışarıdan gelen uyartılar, beş
duyu organımız denilen organlarımızla alınır. Bu organlarda uyartıyı alan
(reseptör) hücreler bulunur. Bunlar ortamdan aldıkları uyartıları duyu
sinirlerinde aksiyon potansiyeline dönüştürülürler.
Beş duyu organlarımız şunlardır:
-
Göz
-
Kulak
-
Dil
-
Burun
-
Deri
Göz:
Göz, ışık alan ve görme olayını
gerçekleştiren organdır. Gözü koruyan yapılar kaşlar, göz kapakları, kirpikler,
gözyaşı bezleri.yağ bezleri ile göz yuvarlağını göz çukuruna bağlayan
kaslardır.
Göz Kusurları:Gözün yapısında oluşan bazı değişmeler,
görüntünün retina önünde veya arkasında oluşmasına yol açtığı için net görüntü
oluşmaz. Böyle durumlara göz kusurları denir. Göz kusurları miyopluk
(Göz yuvarlağı basıklaşmıştır. Bu basıklıktan dolayı gözün boyu uzadığı için
görüntü retinanın önünde teşekkül eder. Böyle kişiler yakını iyi görüp, uzağı
iyi göremezler. Kalın kenarlı merceklerle miyopluk düzeltilir.)
hipermetropluk(Göz yuvarlağı önden arkaya doğru (optik
eksene dik) basıklaşmıştır. Bu basıklıktan dolayı görüntü retinanın arkasına
düşer. Böyle kişiler uzağı iyi görüp, yakını iyi göremezler. İnce kenarlı
mercekle hipermetropluk düzeltilir.)
astigmatizm (Göz merceği veya kornea tabakasının
yüzeyindeki kavislenmelerden meydana gelen göz kusurudur. Bu göz kusurunun
düzeltilmesi için düzensiz olarak sıkıştırılmış özel mercekler kullanılır.
Astigmatlık, miyop, hipermetropluk ve normal gözlerde olabilir.)
daltonizm (Bu göz kusuru kalıtsaldır. Bu bireyler
kırmızı ve yeşil renkleri ayırt edemezler. Bu göz kusurunun tedavisi yoktur.)
ve presbitliktir (Yaşlılığa bağlı olarak göz merceğinin uyum yapma
yeteneğinin azalmasıdır. Presbit insanlar, 40
cm.den daha yakınını göremezler. İnce kenarlı mercekler kullanılarak bu göz
kusuru düzeltilebilir.)
Miyoplukta göz yuvarlağı optik eksene paralel basıklaşmıştır.
Hipermetroplukta ise göz yuvarlağı önden arkaya doğru optik eksene dik
basıklaşmıştır. Astigmatizm, göz merceği veya kornea tabakasının yüzeyindeki
kavislenmelerden meydana gelen göz kusurudur. Daltonizm, kalıtsaldır. Bu
bireyler kırmızı ve yeşil renkleri ayırt edemezler. Presbitlik, yaşlılığa bağlı
olarak göz merceğinin uyum yapma yeteneğinin azalmasıdır.
Kulak:
Kulak, işitme ve denge organıdır. Kulak,
dış, orta ve iç kulak olmak Üzere üç ana bölümde incelenir.
Salyangoz (Kohlea):
İç kulaktaki işitme ile ilgili kısmına
şeklinden dolayı salyangoz (kohlea) denir. Kohlea'nın kıvrımları açılacak
olursa, kanalın dış kısmının perilenf, orta kısmının ise endolenfle dolu olduğu
görülür. Asıl işitmeyi sağlayan sinir hücreli korti organı, endolenf içinde
bulunur. Korti organındaki ses alan reseptör hücreler titrek tüylüdür.
Bunların, üzerinde sese göre titreşen çatı zan denilen zar perde bulunur.
Salyangozdaki ses duyusunu alan
hücrelerin (mekano reseptörler) aksonları kemik salyangozundaki deliklerden
geçerek bir araya gelir ve beyine giden işitme sinirini oluştururlar.
İşitme Yolu:
İşitme olayı, sesin kulaktaki kısımları
titreştirmesiyle oluşur. Kulağa gelen sesin, kulak kepçesinden korti
organındaki duyu sinirlerine kadar izlediği yol aşağıdaki gibidir.
Dil:
Dil, hem tatma organı, hem de dokunma
organıdır. Bir şeyin katı, yumuşak, sıcak, soğuk olduğunu elimizden çok
dilimizle anlarız. Dillin içi isteğimizle çalışan çizgili kaslardan oluşmuştur.
Dilin üzeri epitel tabakası ile örtülüdür. Dil üzerinde, dil epiteline gömülmüş
halde tat tomurcuklan bulunur. Bu tat tomurcukları, tat alma işini görürler.
Tat tomurcukları, mantar, kase ve çanak biçimindedirler. Tat gözeneğindeki
silili tat reseptörleri, sadece suda erimiş maddelerin tadını alır.
Burun:
Burun, koku alma organıdır. Mukus salgısı
yapan bir epitelle kaplı olan burun boşluğu kıllarla kaplıdır. Mukus salgısı,
hem burnu nemli tutar, hem de yabancı maddelerin tutulmasını sağlar.
Deri:
Deri, üstderi (epidermis)ve altderi
(dermis) olmak üzere iki kısımdan oluşur.
Üst deri ektodermden (Üst deride, yassı, kübik ve
silindirik epitel hücrelerinin oluşturduğu çok katlı epitel dokudan oluşmuştur.
Üst derideki bazı hücreler, ter bezi ve yağ bezini oluşturmuştur. Kıllar,
saçlar ve tırnaklarda üst deriden oluşmuştur.)
alt
deri ise mezodermden (Alt deri, basınç, sıcaklık ve ağrı gibi duyuları
alır. Bu çeşit duyulara mekanik duyular denir. İnsanın alt derisinde bu duyulan
alan farklı yapı ve özellikte mekanik reseptörler bulunur.) oluşmuştur. Derinin
duyu alması yanında, vücudu dış etkenlerden koruma ve deri solunumu yapmak gibi
görevleri de vardır.
Derideki Duyu Reseptörleri:
Reseptör çeşidi Aldığı
duyu
Pacini Cisimciği Basınç
Meissner cisimciği Dokunma
Merkel Diskleri Dokunma
Krause Cisimciği Sıcaklık
Ruffini Cisimciği Sıcaklık
Serbest sinir uçları Ağrı